|
Diyarbakır Evleri Konut Dokusu ve Sosyal Gruplaşmalar Somutlaşmış her ürünün arkasında onu oluşturan ve yansıtan bir kültür vardır.
Siyah bazalt taşının Diyarbakır konutunda, avluyu incelerken ne denli sıcak,
sevecen, insanı saran sanata dönüştüğünü, ileride kendi başlığında anlatacağız.
Bu nesne bu denli ruhsal doyuma dönüşebilirdi. Bu konuyu daha iyi irdeleyebilmek
için incelediğimiz yapıları gösteren haritaya bakmamız gerekiyor. Dikkati ilk
çeken yön, incelemeye değer konutlar, kentin merkez çevresinde, ticaret
alanlarından sonraki ilk halkadadır. Surlara yaklaştıkça bunların basitleştiği,
yavanlaştığı ve ufaldığı görülüyordu. Bu bir kentli- taşralı, güçlü- zayıf,
kültürlü- kültürsüz, etkin- edilgin, yöneten- yönetilen ve güvenli- güvensiz
tablo yanında müslim- zımmî gruplaşmasıdır. Yayınımızın başında, Diyarbakır’ın tarihini özetlerken, Kanunî günlerinin 25
yıl arayla yaptırdığı 2 sayımın sonuçlarından, Müslüman çoğunluğun Yeni Kapı –
Urfa Kapı aksında yoğunlaştığının, kentin güneyinin Hıristiyanlara, kuzeyinin
Müslümanlara ayrıldığının anlaşıldığını belirtmiş, ancak bunun kesin bir kural
olmadığını da tarihimizden ve günümüzden örnekler vererek dile getirmiştik.
Kiliselerin güney yarıda ve özellikle güneydoğu çeyrekte sıklaşması, “Gavur
Mahallesi’nin burada oluşu, fiziksel ve pratik verilirdir. Ancak evleri
incelerken Müslüman veya Zımmî açısından fiziksel farklılıklar olmadığını
belirttik ve bu akılcı tasarımın dil, din, ırk ve rengi aştığını vurguladık.
Gayrimüslimlerin çoğunlukla zenaatle geçinip, kendilerini geçindirmek kadar
ekonomik güçte olduklarını sanmak, kuyumculuk, bankacılık, ipekçilik gibi güçlü
ekonomilere ters düşüyor. Osmanlı İmparatorluğunun gerileme ve çöküş döneminde
kendilerine daha güvenli yer arama göçü, güneydoğu diliminin daha çok el
değiştirmesine veya sahipsizliğine yol açtığı için boşaldığı düşünülecek bir
konudur. Yeni vatanlarına, göç eden Yahudilerin bu ivmeyi hızlandırdığı da bir
gerçek olmalı. Çünkü yerel tanım olarak Gavur sözcüğü (büyük haksızlığa karşın)
daha çok bu kısma uygun görülmektedir. Yıkılanların arsaya dönüşmesi bunların
zaten var olan mahallelerine daha da boşaltmış olabilir. Yakın tarihe kadar Ali Paşa Mahallesi, tam kentleşmemiş, sosyal ilişkilerden
yeterince payını alamamış kimseler için kullanılan biraz horlayıcı bir güvensiz
alan tanımıydı. Tarihten gelen bir özellik miydi? Beylerbeyi Ali Paşa; cami,
tekke ve medresesini sırf bu imajı gidermek için mi buraya kurmuştu? Onlardan
daha ucuza arsa alma şansı mı yönlendirici oldu bilmiyoruz. Ancak yapıları
incelerken, merkezden bu mahalleye kayarken, konutların nitelik ve nicelik
olarak fakirleştiğini belirtiyoruz. Oysa Balıkçılarbaşı Semtine yakın halkada,
Süleyman Nazif, Ziya Gökalp ve Lâle Bey gibi Müslüman mahallelerinde seçkin
yapılar vardı. Kentin yalnız güneyi değil batı yakasında da ayni niteliklilik görülür. Lâle
Bey Mahallesi, tüm Akkoyunlu tarihine karşın seçkin konutların günümüzde son
sınırı gibidir. Şimdiki P.T.T. ona yakın Balıklı Mescidi (Bektaşî tekkesi) ve
çevresindeki boş arsalar, Gülşeni Türbesi (Urfa Kapı girişinde) tarikat ehlinin,
eylemlerini daha rahat sürdürebilecekleri biraz gözden uzak varoluşlar mıydı?
Bir diğer ayrıntı, bugünkü İnönü Caddesi kuzeyinde de tarihsel nitelikli konut
olmamasıdır. Buranın seyrek konumunu, 1950’lerden sonra canlandığını
anımsıyoruz. Günümüzde İzzet Paşa Caddesi kuzeyi de 4 kapı dışında özenli bir
konut alanı değildir. Kurşunlu Cami gibi bir yapıya karşın onu İç Kaleye
bağlayan yolun Nasuh Paşa camisiyle sonuçlanan aksındaki seyrekliği de gözardı
edemeyiz. Kentin Osmanlılara geçmesinden sonra ilk camiyi yaptıran Fatih Bıyıklı
Mehmet Paşa, Özdemir oğlu Osman Paşa, bunların haremlik- selâmlığı ve İç Kale
yönetim merkezine en yakın güvenlik halkası olmasına karşın o dönemdeki özenti
neydi bilmiyoruz. Bizce, 18 ve 19. yy. siyasal çizgisi, kent toponomisini çokça
etkilemiş olmalı. 19. yy. 1. yarısına bakarak, gerisi için yorum yapmak, yanlış
ve yanıltıcı olacaktır. Ancak nüfus sayımları da gözardı edilmemeli ve toponomik
verilerin günümüze uyduğunu da belirtmeliyiz. Bir kentin Türk- İslâm kimliğine büründüğü süreçte ve bu arada Amida’da kuzey
yarının temiz dağ havası almak açısından Müslüman mahallelerine ayrıldığını bu
yapıda hiçbir gayrimüslim tapınağın olmaması açıklıyor. Ancak, Arap ve Türkler
gelmeden önce de böyle olduğunun akılcı bir açıklaması olmasa gerekir. O
günlerde, bu zımmîleri kentin güneyinde oturmaya zorlayan siyasal, etkin, feodal
düzeni tam bilmiyoruz. Hepsi Hıristiyan olan kesim içinde de bir mezhep
hiyerarşisi mi vardı? Zaten sınırlı olan kaynaklar, kentin bu sosyal,dinsel ve
etnik yönüne ışık tutmuyor. Su konusunu incelerken, sokak çeşmelerinin, Müslüman Mahallelerde
yoğunlaştığı yorumunu, kaynak belirterek vereceğiz. Kente giren Hamravat Suyu,
diğer iç kaynaklar ve yer altı suyu için ıslak alanlar başlığında ileride yine
bazı yorumlar yapacağız. Dahası, kuyuların yoğunlaştığı çeyrek dilimleri
vereceğiz. Topografyasına bağlı – yerçekimi – bu pratik ve yaşamsal verinin,
yerleşmeyi ve bu süreçte, müslim- zımmî mahalle ayrımını etkilemiş olabileceğini
yadsımamalıyız. Bu durumda kentin, Ulu Cami merkez olmak üzere belli bir
dairenin konut nitelik ve niteliğinde etkili olduğunu, odaktan uzaklaşıp surlara
yaklaştıkça “mesken” den çok sebze ve bahçecilik alanlarına dönüştüğü, böylece
kentin, kullanım değiştirdiği anlaşılıyor. Bu anlamda, Urfa Kapı girişinde
güneyde kalan ve yakın tarihe kadar kalıntısı duran değirmeni bile irdelemek
gerekir. 1956- 57’lerde Aynı Zeliha kaynağının, yoğun olmayan mahalleden kentin
mezbahasını beslediğini, bir kolunun Dabakhane Camisine ayrılarak, Ali Paşa
Mahallesinde açıktan aktığını anımsıyorum. Bu kırsal görüntü merkeze doğru
giderek nitelik kazanıp “meskûn” alana dönüşüyordu. Belgelerde adı geçen
korunması gereken yapı sayısı ile bu seyrekliği uzaklaştırmak zor. Yanıtını veremediğimiz bir diğer yön, Kuzeydoğu (54 konut) ile Güneybatı (49
konut) çeyrek dilimlerinde incelemeye değer konut sayısının çapraz düşen
Güneydoğu (33 konut) ve Kuzeybatıdakilerden (33 konut) 1,5 veya 2 katına yakın
çoğunlukta olmasıdır. Kilise ve Cami, mescit değerlerine bakarak konuyu dinsel
açıdan açıklama şansı yok. Kentin en büyük tapınakları burada. Bunu
topografyayla ve yer altı suyuyla, kuzeyden esen temiz dağ havasıyla açıklamak
da yeterli değil. Bugünkü görüntüsünün tarihsel derinliğini belgeler
açıklamıyor. Ancak kiliseler, camilerden de eski. Arap ve Türk İslâm döneminde,
kentin diğer çeyreklerinde var olan tapınaklar giderek yıkılıp ancak bu güçlü
odaklar mı günümüze yansıdı? Belgeler bunların isimlerini vermiyor. Konutların, din farkına göre düzenlenmediği, boyutları etkilemediği semt
ayrımı yapmadığı sonucumuzdan hareket ederek, bunların dağılımını etkin- edilgen
süzgeciyle bağlantısı kurabiliriz. Yaşamın sosyal etkeni, yönetimi yakın veya doğrudan yönetici olan kadro ile,
hatırı sayılır soylu ailelerinin kendi konumlarına uygun (yaraşır) düşen, kent
merkezine yakın mahalle ve sokakları seçmelerini (prestij açısından da)
gerektiriyor. Bu sosyal, kültürel, ekonomik eleme, kent toponomisinin güdüsel
ana etkeni olmalı. Nitelik ve nicelikli yapıları anımsarsak, İskender Paşa, Ziya
Gökalp, Cahit Sıtkı Tarancı, Hacı Niyazi, Sait Paşa, Behram Paşa, Cemil Paşa ve
Nakipzadeler (vb) konaklarının hem merkeze yakın seçkin daire dilimi içinde ve
hem de kentin batı yakasında olduğunu görürüz. Buna karşılık Kadı, Dabanoğlu,
Kozlu, Hacı Büzrük, Salos Kaşık Budak ve İbrahim Bey gibi Mescitlerin, Arap Şeyh
Muallâk, Kurşunlu Camilerinin, Paşa, Çardaklı, Su Akar Hamamlarının yarıdaki
çokluğunun, kentin doğu yarısında daha orta halli kesime ayrıldığını
söyleyebiliriz. Tüm bu veri ve incelemeler, Amida’nın, Gazi Caddesi batısında
kalan yarının Aristokrat ağırlıklı olduğunu ve bunların konutlara da yansıdığını
gösteriyor. Ancak tüm bu sosyal katmanların konutların sadece boyutlarını
etkileyebildiğini bir kez daha belirtmeliyiz. Kent, Doku ve Sokak Tarihsel Diyarbakır kentinin eni, yaklaşık 1040, boyu 1400 m kadardır (~1,5
km2). 4 ana cadde bunu 4 dileme ayırır. Günümüzde İzzet Paşa, İnönü, Melek Ahmet
ve Gazi Caddeleri enli ve düzgün görünüyorlarsa da, eskiden Balıkçılar Başı’nı
Yeni Kapıya Bağlayan Cadde gibi oldukça kıvrımlı idiler. Sokaklar da elbet
bundan daha abartılı idi. Plânları çizerken sokak duvarlarının en çok 2 parsel
kadar doğru çizgi izlediğini gördük. Genelde bunlar ana yönlerde uzanıyor,
kaymalar ve kıvrımlar yapıyordu. Geri çekilen, ileri taşan, çokça yamuklaşan
parseller nedeniyle sokaklar, daralıp genişliyor, dirsekler çiziyor ve bu
nedenle dosdoğru uzanamıyorlardı. Çizimlerimize bakıldıkça, hiçbir parselin
düzgün bir geometride olmadığı görülür. Daha Roma günlerinde Anadolu yol ağının
kurulduğu, 40.000 yerleşik alanın olduğu ve kentlerin biçimlendiği, biliniyor.
Diyarbakır kenti Bizans günlerinde surla aşamalı olarak çevrilince kent daha
korunur oldu. Ancak, o günden bu yana yenilenmiş eski sokak dokusunun esasta
değişmediğini, ufak oynamalarla karşılaşıldığını düşünmeliyiz. Büyük oynamalar
olsa, Roma günlerine indiği bilinen kanalizasyon ağı aksayacaktı. Bizce
değişmeler parsel bazındaydı. Ölümler, veraset, paylaşmalar, aile bölünme ve
birleşmeler, insan için ne denli doğal ise bu gerçeklerin kente yansıması da o
denli kaçınılmazdı. Bu yalnız Diyarbakır için değil her kent için böyle oldu.
Arkeolojik kazılar, Hitit Kentlerinde de aynı gerçeği doğruluyor. Diyarbakır –
Ergani – Çayönü de böyle. Düzlükte Asya’da kurulan bazı Türk kentleri veya Roma
günlerinde plânı çizilen Milet gibi ızgaralı kaç kent var? Çizimlerimizi
yaparken bu düzensiz geometriyi her parselde gördük. Ancak, hemen 2 başka gerçek
gözden kaçmadı. 1- Parsel geometrisi nasıl olursa olsun, avluyu çevreleyen kanatlar birbirine
dik veya ondan az sapmalar yapar. Bu nedenle en bozuk dörtgen avlu bile
dikdörtgen olabildiğince dönüşür. Sözgelimi, hiçbirinde üçgen veya buna yakın
avlu yoktur. Sokak kıvrımı bunu zorunlu kılıyorsa dörtgenin bir kenarı zorunlu
olarak ona uyar. 2- Bir diğer özellik, kanatların büyük bir çoğunlukla doğu- batı, kuzey-
güney doğrultusunda olmalarıdır. Böylece en bozuk parselin içinde bile,
birbirine dik (veya yakın) kanatlar ana yönlere bakar durumdadır. Parsel
derinliğindeki oynamalar kanada yedirilir.
Düzgünlük, düzenlilik insan ruhunda dinlendirici, rahatlatıcı görsel ve ruhsal
bir özelliktir. Doğa, bakışımlı (simetrik) örneklerle doludur. Bu tanrısal bir
düzendir. O nedenle insanoğlu, disiplini, ritmi, düzeni arar ve yaşar. Kentler
de böyledir. Bu duygular orada somutlaşır.
|