|
Diyarbakır Evleri Kentin Tarihi Toros Dağlarının güneyinde, Yukarı Dicle Havzasında, nehrin sağ kıyısında ve
denizden 650 m yükseklikte bulunan (yaklaşık 400 ve 200 enlem ve 380 ve 500
boylam) Diyarbakır, Karacadağ’ın lavları üzerine kurulmuş olup tarihinin, Hitit
ve Hurri günlerine kadar indiği (İ.Ö. 3500’ler) kabul edilir. Ergani- Çayönü’de
yapılan yeni arkeolojik araştırmalar, buradaki yerleşik düzeni (İ.Ö. 7000’lere
indiriyor. Şurası kesin ki; Yukarı Mezopotamya uygarlığına bağlı olarak, zengin
ve etkin hinterlandı nedeniyle tarihin her döneminde önemini koruduğu, kentin
bundan geniş ölçüde etkilediği anlaşılıyor. Bu nedenle İ.S. 349 yılında, Roma
İmparatoru 2. Konstantin günlerinde kentin çevresi surlarla çevrildi. 363’teki
antlaşma gereği, Nusaybin’den gelen 40.000 kadar göçmen, kentin hemen batı
yakasına yerleştirilmek istenince, Gazi Caddesi boyunca kuzeyden güneye uzanan
surlar (367- 375) yıktırılıp batı yönde genişletilerek şimdiki yerini aldı ve
böylece kent bir o kadar daha büyütülmüş oldu. Genelde bir kalkan balığına
benzetilen kentte İç Kale, kuzeydoğu yönünde ve savunması en kolay köşededir.
Fis Kaya ve burası doğu yönde doğal uçurumuyla çok uygun bir savunma ortamı
oluşturur. Bugünkü surlar, yaklaşık 5 km kadar olup eni doğudan batıya
elimizdeki haritalara göre ~1400 m’ye, güneyden kuzeye 1040’a yaklaşır (~1,5
km2). Diyarbakır Surları başlı başına bir tarihtir. Siyasal güçlere bağlı olarak
yakılmış, onarılmış ve büyütülmüştür. Âmid (veya Karaamid), Hazreti Ömer’in halifeliği günlerinde (634- 644), 27
Mayıs 638’de Arapların eline geçti. Yayınlar bu tarihi daha çok 639 olarak
veriyorlar. Ordu, kendi kuşattığında İyaz bin Gunm Mardin Kapısını, Said bin
Zayd Urfa Kapısını, Mirazbin Cabal Dağ Kapısını (Harput Kapısı) ve Halid bin
Velid de Yeni Kapıyı zorluyorlardı. Güçlü surlar, kenti almada çok önemli bir
engeldi. Kuşatma 5 ay sürdü. Kentin Dicle (doğu) Yakasını sürekli olarak vuran
kumandana, bir gün köpeklerin girip çıktığı bir kanalizasyonun görüldüğü haberi
verilince, Halit bin Velit yanına çok iyi savaşan 80 kadar bahadırını alarak
buradan ilerleyip İç Kaleye vardılar. Fetih Kapısını açarak kentin ele
geçirilmesini sağladılarsa da hepsi hemen oracıkta şehit edildi. Bunların
21’inin adları bilinmekte ve Hz. Ömer Camisi haziresinde yatmaktadırlar.
Başkumandan İyaz bin Gunm, Sasaa’yı kente Vali olarak atadı. Sırayla Âmida’yı
Emeviler, Abbasiler, Şeyhoğulları, Hamdanoğulları, Büveyhoğulları,
Mervanoğulları, Büyük Selçuklular (1085- 1093), Şam Selçukluları İnaloğulları,
Nisanoğulları, Artuklular (1183- 1232), Mısır ve Şam Eyyubileri (1232- 1240),
Anadolu Selçukluları (1240- 1302), Mardin Artukluları (1302- 1394), Timur (1394-
1401), Akkoyunlular (1401- 1507), Safeviler (Şah İsmail 1507- 1515) egemen
oldular. Arap dünyasından, Türk dünyasına geçişte Diyarbakır yine, canlı, hareketli ve
zengin bir tarih yaşar. Küçük Asyanın alınmasında, Eksik (Eksük) oğlu Artuk
Beyin katkısı çoktu. Yeşilırmak Vadisini ele geçirmiş ve oldukça ün kazanmıştı.
Ancak aşırı delişmenliğiyle Büyük Selçuklu “Fetih” politikasının önüne geçince,
aldıkları yerler Daniş Gazi’ye verilip kendisi geri hizmete alındı. Bu süreçte
onu (1086- 91), Selçukluların Kudüs Vadisi olarak görüyoruz. Bundan böyle,
kılıcı değil yönetimi yeğleyecek, ancak bunu içine yediremeyip Süleyman Şah’ın
kaderine olumsuz katkısı olacaktır. Oğuzların Kayı boyundan (Döğer boyu olarak
da tanımlayanlar vardır) Artuk Bey 1085 Amid kuşatmasına da katıldı. Büyük
Selçuklu taht kavgası, Artukluların, Kuzey Suriye’yi almalarını kolaylaştırdı ve
Haçli Seferlerine karşı çok zaferler kazandılar. Yine de Selçuklu ve Abbasi
Halifesinin etkinliği altındaydılar. Moğal, Akkoyunlu ve Karakoyunlu baskısı,
başkentlerini değiştirerek tarihsel süreçlerine son verdi. Hasankeyf, Mardin,
Diyarbakır ve Harput onların zengin anılarıyla doludur. İşte bu süreçte
Amida’nın tarihsel ve kültürel yönüne katkıları oldu. Günümüze erişen gurur
verici yapıları var ve çevredekilerle bir bütün oluyor. Belgeler, dinsel, ulaşım
ve eğitim ağırlıklı yapıları yanında konutlar için hiçbir bilgi vermiyor. Yine
de İç Kaledeki Artuklu Sarayı, Asya Oğuz boyları yurt, konut ve saray bağını,
Yukarı Mezopotamya katılımında sergileniyor. Ne yazık ki kültürel tarih verileri
çok az. O tarihlerde de bölge, dinsel ve etnik homojenlikten uzaktı. Buna,
göçeri Oğuz Boylarının katkısı, etkisi, egemenliği nasıl oldu ve buna bağlı
fiziksel çevre değişimi nasıl bir başkalaşım süreci, aşaması yaşadı bilmiyoruz.
Selçuklu hoşgörüsü altında bu heterojen kesimle uyum içinde yaşamak, onları
kendilerine bağlı bulmak ustaca yönetim gerektiriyordu. Kuşkusuz bunun tek yolu
onları bir varlık değer, gerçek olarak kabul etmek ve haklarını korumakla
başlıyordu. İnançlarına, ibadethanelerine ve özellikle tapınaklarına karışmamak
önemli bir yöntem oldu. Tüm bunların yanında Akkoyunlular ve Karakoyunlular da
dahil Amida giderek Türk kenti oldu. Bu oluşum, değişim Osmanlılara çok yaradı.
Mayafarkin, Hasankeyf, Mardin, Harput da bu dönemin sırayla önem kazanan
siyasal, kültürel ve sanatsal odaklarıdır. Tarihsel gelişimine bakarak Amida’nın bu süreçteki yeri yadsınamaz.
Osmanlıların bu kente bu denli önem vermelerinin altında sadece jeo- politik
neden yoktur elbet. Yalnız Diyarbakır değil, Bitlis’in bile bir Türkmen
bilinciyle, Oğuz kültürüyyle beslenip dolması yanında, Küçük Asyayı Anadolulu
yapan olgunun iyice olgunlaştığı anlaşılıyor. İşte İdrisi Bitlisî böyle bir
ortamda yetişti ve Amida’ya da katkısı oldu. Siyasal eğilim ve yönetimi devirme
günü yaklaşmıştı. Bir hamle bekliyordu. Osmanlı gerçeği artık bu yöre için bir
can simidiydi. Çünkü Safevilerin Doğu Anadolu’daki yönetimi, Şiiliği tehlikeli
boyutlarda yayma politikası, Osmanlıları endişelendirmekteydi. Halk ve çevre
beyler baskı, eziyet ve vergiden yakınmaktaydılar. İdrisi Bitlisî durumu Sultana
iletiyor ve katılma arzusunun büyüklüğünü dile getiriyordu. Bıyıklı Mehmet Paşa
görevlendirildi. Bayburt (1514) dahil, doğuda pek çok yer alındı. Silvan
(Meyyafarikin), Eğil, Palo (Palu), Erbil ve Kerkük ele geçirildi. Paşa, Amasya
ve Sivas Beyleri kuvvetlerini de yanına alarak Diyarbakır’ı kuşattılar. 15 Mayıs
1515’te (bazı araştırmacılar bunu, 9, 10 Eylül olarak da verirler) Âmid ele
geçirildi. Bıyıklı Mehmet Paşa, kentin ilk Osmanlı Valisi oldu. Yaptığı
fetihlerden ötürü halk günümüzde de Fatih Paşa Camisi olarak anar (üstünün
kaplamasından ötürü Kurşunlu Cami de denilmektedir). İdrisi Bitlisî’ye büyük
yardımlarından ötürü, gerekli atamaları yapması için isim bölümü boş bırakılan
ferman gönderildi. Kısa sürede yöre güvene kavuştu ve Ustaclu Karahan’ın bası
kesilerek Sultan’a gönderildi. Âmid Beylerbeyi, Osmanlı düzenine göre merkez ve 24 sancak olarak hemen
kuruldu. Harput, Akçakale, Ergani, Çemişgezek, Hasankeyf, Siirt, Sancar,
Siverek, Silvan ve Nusaybin (toplam 11 tane) sancak olarak bağlandı. Atak,
Portuk, Tercil, Cabakcur, Çermik, Sağman, Kelap ve Mihrani (toplam 8 tane) özel
statülü sancaklardı. Eğil, Palu, Cizre Hazo ve Genç idaresi babadan oğula geçen
daha özerk sancak durumundaydılar. Bunlardan başka zeamet ve timar sahipleri
aşiret beyleri de vardı. Böylece Âmid Beylerbeyliği, ulufeli ve yerlikulu
askerleri dışında 18.000 askeri eğiten, donatan bir güce sahip oluyordu. Bugün
bu sancaklardan bazıları il olmuş veya çevre illere bağlanmış durumdadır. Kanuni, Diyarbakır’a gelen ilk Osmanlı padişahı olup 20 Ekim 1535’te, İran
Seferi dönüşü Âmida’da 22 gün kaldı. Beylerbeyi Hüsrev Paşa’ya verdiği emirle
genişletilan İç Kaleyi (1526) gezdi. 29 Eylül 1549’da, yine İran Seferi
nedeniyle Halep’ten dönerken yolda hastalanınca Diyarbakır’da 2 kez kaldı. Onun,
“Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi “sözü o günlerinin deyimidir.
Karacadağ yaylalarında dinlenip sağlığına kavuştu. Vali Bali Paşa’ya emredip
Gözeli’den kente getirttiği (1535) Hamravat Suyu ve kemerlerini inceledi. Bunu
Mimar Koca Sinan’a Kastamonulu kalfası Kasım Çelebi yapmıştı. 4 Kasım 1549’da 34
gün kaldığı Âmida’dan İstanbul’a hareket etti. 19. yy. başına kadar kentteki
pöhrenkli su donatısı çalıştı. Son yıllarda çok bozulmuş, su kaybına ve yabancı
maddelerin karışımına neden olmuştu. Bunun üzerine 1930 yılında bu su, demir
borular içine alındı. 1515 yılında Osmanlılara geçen Âmida, yönetim düzenine göre hemen yeni bir
sayıma alındı. 1518’de ki bu ilk sayım defterlerine göre kent; Urfa Kapı, Mardin
Kapı ve Dağ Kapı Mahallelerinden oluşuyordu. 1515’te kent nüfusu 2/3 oranında
azalmış ve yıkık durumdaydı. Hızlı bir bayındırlık çabası başladı. Kentin 12.500
kişilik nüfusu aşağıdaki tabloya göre dağılıyordu. Bu dağılıma bakılırsa Müslüman çoğunluğun Yenikapı Urfakapı Mahalleleri
ekseninde olduğu görülür. Buna kuzey yarı da eklenince, kentin güneyinin
Hıristiyanlara ayrıldığı anlaşılır. Buna kesin bir ayrım değil, yoğunlaşma
olarak bakmak gerekir. Çünkü Müslümanlara bağlı olarak Yenikapı Mahallesinde
Hıristiyanlarda 554 aile reisliğiyle 1. sıradadırlar. Bunu Mardin Kapı ve Urfa
Kapı’dakiler izler. Burada toplam aile sayısı 898 olup her biri beşer kişi
sayılsa ortalama 4.500 kişiyle, nüfusun %38’i demektir. Urfa Kapı Mahallesi
toplam 592 aile reisi ve bekârlarıyla 3000 kişiyi bulup %25 oranına erişir. Bu
durumda 1518’de kentin doğu batı ekseninde halkın %60’ı yaşıyordu. Mardin Kapı
ve Dağ Kapı’da sayılar birbirine çok yakındır. Buna İç Kale yönetim ve askerleri
de katılırsa, kentin Müslümanlarının, güneyden kuzeye doğru giderek arttığı
söylenebilir. Kentin kuzeyi güneye oranla fark az da olsa yüksektir. Dağdan esen
temiz havadan Müslüman çoğunluğun daha çok yararlanmak istemesi önemli bir etken
olabilir. Doğu yöndeki yoğunluk, Dicle Vadisindeki bahçelere, sebze ve
meyvecilik gibi gelir kaynağına bağlanabilir. Bu yerleşme düzeni herhalde her
dönemde böyleydi. Çünkü Ulu Caminin yerinde bulunan Mar Toma Kilisesi
(Katedrali) kentin kuzey yarısındadır. Diğer kiliseler de güneydoğu çeyreğinde
sıklaşır. Yahudilerin nerede yoğunlaştıklarını bilmiyoruz. Kentte o dönemde
Gregoryan, Katolik ve Protestan Ermenilerin, Ortodoks ve Katolik Rumların,
Katolik Keldanilerin, Katolik ve Yahudi Süryanilerin, Yahudilerin dinsel
liderleri ve tapınakları vardı. Latil ve Kapuşen İtalyanların sayısı azdı.
Osmanlıların gerileme ve çökme döneminde birbirine yaklaşıp kümelenmeye daha
gerek duymuş olabilirler. Çocukluk günlerinde top oynadığımız boşlukların, Pazar
yerinin, Gavur Mahallesinin, Sami İşmenlerin tuğla ve kiremit depolarının
(Kârhane) hep bu çeyrekte oluşu, Yeni Kapı Hıristiyan yoğunluğunun yerleşim
alanı olduğunu gösteriyor. Urfa Kapı Mahallesi Müslüman Aile Reisi : 390 Hıristiyan Aile Reisi : 23 Yahudi Aile Reisi : 202 Yahudi Bekâr : 16 Yahudi Aile Reisi : - Yahudi Bekâr : - Aile Sayıları Toplamı : 592 Bekârlar Toplamı : 39 Mardin Kapı Mahallesi Müslüman Aile Reisi : 146 Hıristiyan Aile Reisi : 32 Yahudi Aile Reisi : 254 Yahudi Bekâr : 57 Yahudi Aile Reisi : - Yahudi Bekâr : - Aile Sayıları Toplamı : 400 Bekârlar Toplamı : 89 Yeni Kapı Mahallesi Müslüman Aile Reisi : 344 Hıristiyan Aile Reisi : 22 Yahudi Aile Reisi : 554 Yahudi Bekâr : 48 Yahudi Aile Reisi : - Yahudi Bekâr : - Aile Sayıları Toplamı : 898 Bekârlar Toplamı : 70 Dağkapı Mahallesi Müslüman Aile Reisi : 340 Hıristiyan Aile Reisi : 30 Yahudi Aile Reisi : 55 Yahudi Bekâr : 6 Yahudi Aile Reisi : - Yahudi Bekâr : - Aile Sayıları Toplamı : 395 Bekârlar Toplamı : 36 Bu sayının bir diğer yönü, mahallelerin, dinlere özgü bir ayrımda olmadığını
gösteriyor. Müslüman ve gayrimüslim kesim iç içe yaşamaktadırlar. Belgeler 19.
yy. 1. yarısında da durumun böyle olduğunu gösteriyorsa da her dönem için
geçerli olmayabilir. Güneydoğu çeyreğinde Getto’ları andırır bir düzen yukarıda
açıkladığımız nedene bağlanabilirse de oldukça sınırlıydı. Çocukluk ve gençlik
yıllarımın geçtiği Yiğit Ahmet Mahallesi Ziraat Bankası Sokağında (Çarşı
karakolunu Yüksek Fırına bağlayan şimdiki sokak), Hıristiyan komşularımız vardı.
Bu, her kentte böyleydi ve onların bir uygarlık ölçüsüydü. Sözgelimi Sivas 1.
İzzettin Keykâvus Şifahanesi vakfiyesinde, yapıyı çevresiyle tanıtırken,
Keykâvus’un Sivas’ta inşasını emrettiği darüşşifa, “Tokat Caddesi ağzındadır.
Dört taraftan: 1. Nizam Yağıbasan tekkesi ile, 2. Medrese-i Selçukiye ile, 3.
Sultan bahçesi ile, Mimar Bedrettin menazili ile Papaz Arakil menzili ile,
ikinci dölik ve Fırat menzilleri ile, Bakkal Hüseyin Menzili ile, 4. Mezkur
Tokat Caddesi ile mahduttur. Kapısı bu caddeye açılır” denmektedir. İlk sayımından 22 yıl sonra yine Kanunî günlerinde Âmida Beylerbeyliğinde
1540 yılında yapılan 2. sayım, kent nüfusunun %50 arttığını gösteriyor. Mahalle
mescitlerinin dışında bugüne erişen büyük camilerin bazıları bu dönemdedir.
1518’deki 2300’ü aşan hane sayısı 3400’e yaklaşır. Mahalleler küçülür ve
sayıları 69’a erişir. Kaynaklara göre bu rakamlar değişebilmektedir. Bunlar
arasında gördüğümüz Taceddin, Şeyhmatar gibi isimler, bunların yaptırdıkları
yapıları tarihlemede de sağlam kapnak olmaktadırlar. Bu arada gayrimüslim
kesimin, Yahudi, Şemsi, Nasturi, Süryani ve Ermenilerden oluştuğu da
anlaşılıyor. Bu gelişim ve güven kenti canlandırdı. Kırsal kesimden gayrimüslim
kesimin, zanaat sahipleri göç ettikçe ticaret arttı. 1540 sayımına göre Âmid
Sancağı yani kent merkezinin nüfusu 142.576’dır. Eyalet 423.270 kişiydi. 1520-
30 yılları arasında Amid’in Ankara’dan daha ileride Konya ve Sivas’ın 3 ve
Tokat’ın 2 katına eriştiğini görüyoruz. Yaygın dilin Türkçe olduğu Âmida, Uzakdoğuyu batıya, güneyi kuzeye bağlayan
önemli bir kavşakta olduğundan, tarihin her döneminde, siyasal, askerî yönü
yanında canlı bir ekonomi de yaşadı. Bu değişik etnik topluluğu bir arada
tutmaya yol açtığı gibi bunlara bağlı olara ticaret, dokuma debbağlık, el
sanatlarında da önemini korudu. İpek, pamuk, tiftik, sahtiyan, deri, şişe,
çömlek, testicilik, bakırcılık ve kuyumculuk önemli dallardandı. 16. yy.’da ünü
çok yayılan kuyumculuk mesleğinin pirî Ahmet Çelebi’ydi. (1523-1601) 1567
yılında Diyarbakır Valiliğine getirilen Sokullu Mehmet Paşa’nın oğlu Vezir Hasan
Paşa, kuyumcular için ünlü Kapalıçarşı ve Hanını yaptırdı. Sonra buna Ketenciler
Çarşısı da eklenecektir. Padişah 4. Murat Bağdat’ı aldığında “Emâkin-i Mübareke”
süslemelerini buradaki kuyumculara yaptırdı. Diyarbakır’da ilk gazete 1869’da
yayımlandı. O tarihte Osmanlı sınırlarında ancak 24 ilde gazete çıkarılıyordu.
Kurt İsmail Paşa, Diyarbakır’da ilk matbaayı (1869) kurdu. Gazetenin ilk sayısı
burada basıldı. 1810 yılında Ergani- Maden ocağı işletilmeye başlandı. İç
Kale’de bir dökümanhane vardı. 1908’de Ziraat Bankası kuruldu. Van, Erzurum,
Sivas, Rakka ve Musul eyaletleriyle çevrildi. Âmida’ya bu nedenle Paşa Sancağı
denir. Cihannuma burayı 8 Kürt Beyleri Ocağı, 11 Osmanlı Sancağı ve devlete tabi
5 hükümet olarak belirler. Evliya Çelebi, ahalinin Türkmen, Arap, Acem, Kürt ve
Ermenilerden oluştuğunu yazar. Batılılaşma döneminde yönetimsel dağılım (idarî
düzen) değişince Diyarbakır, vilayet oldu (1867 yılı). Osmanlı siyasal ve askeri
düzeninde, özellikle İran seferlerinde Âmida çok önemli bir üs olduğundan,
yönetim buraya hep çok seçkin sadrazamlarını büyük vezirlerini gönderiyor, güçlü
aktif bir orduyu hazır bulunduruyordu. Bu özen, Diyarbakır’ın kültür, edebiyat,
şiir ve müzikte de çok geliştiğini gösteriyor. Kuşkusuz mimarlığı da bunun
dışında kalamazdı. Günümüze erişen yapılarda çok daha fazlasının yıkıldığını belgeler
kanıtlıyor. Evliya Çelebi gördüklerinin adlarını vermektedir. 1900’daki bir
salnamede, kentte 24 cami, 21 mescit, 8 hamam, 1 belediye, 1 hastahane, 6 tekke,
11 kilise, 20 han, 1 basımevi, 1 üstü örtülü çarşı, 3 kitaplık, 11 medrese, 13
çeşme, 1 askerî rüştiye, 1 mülki rüştiye, 1 öğretmen okulu, 5 ilkokul, 10 sübyan
okulu, 9 Hıristiyan okulu, 2 yabancı okul, 1 Yahudi okulu, 1 sanat mektebi ve 1
idadî adı geçiyor. Bugün bunların ancak %10’u ayaktadır. Günümüze erişenlere dikkat edilirse İslamî yapılar Ulu Cami dışında
Akkoyunlulardan daha eskiye inmez. Hazreti Süleyman Camisinin geçirdiği
değişiklik ve tarihlerini Diyarbakır Camileri yayınımızda açıklıyoruz. Büyük
Selçukluluk ancak Ulu Camide onarım yapacak süre kaldılar. Anadolu Selçukluların
Sultan Şüçaeddin Kümbeti oldukça onarılmış ve kare plânı ve 2 katlılığı dışında
değişmiştir. Bunların da Ulu Camiyi onardıkları yazıtlarından anlaşılıyor.
Artukluların kent içinde kendi adlarıyla anılan yapıları sınırlıdır. Akkoyunluları izleyen Osmanlılar da bu yerel ve yöresel (Yukarı Suriye)
özelliklerinin dışında kalamazdılar. Öyle ki, Bir Nebi (Peygamber) Camisinin
bunlardan birine maletmek tam olarak mümkün olmaz. klâsik Dönem Osmanlı
günlerinin İskender Paşa, Behram Paşa gibi camilerinde bile bunlar varlığını
sürdürür. Mimar Koca Sinan’ın doğrudan buradaki bir yapıya ayıracak vakti
yoktur. Mahalle mescitleri durumundaki kâgir kemer ve kolona oturan ahşap
kirişlemeli toprak damlı enine plânlı yapıları daha sonra da devam edecek olup
zaten tarih boyunca evlerde de kullanılan bir yöntemdir. Diyarbakır’daki yapı kaybını sadece bakımsızlığa bağlamak doğru değildir. Bu
nedenlerden sadece biridir. 1114- 15 yılı yangınında Ulu Caminin, temeline kadar
yıkıldığını kaynaklar belirtiyor. 1711 ve 13’te 2 yangın daha bu yapılara zarar
verir. 1912’de de bir yenisi görülecektir. 1803, 1819 ve 1831 ayaklanması da
doğrudan ve dolaylı kente zarar verdi. 1819 kıyımında İç Kaleden atılan top
mermileri, Nasuh Paşa Camisi üst yarısı ile Bıyıklı Mehmet Paşa Camisi avlu
kuzey duvarı ve buradaki işlemeli kıpısını yıktı. Şeyhzadeler Konağı önemli
ölçüde zarar gördü. 1830’larda Ulu Cami ve 5 Mayıs 1828’de Behram Paşa Camisi
minaresine yıldırım düştü ve ancak 1930’da onarılabildi. Aynı kış, Melek Ahmet
Paşa Camisi minaresi de zarar gördü. Diyarbakır’ı Mart 1754 ve Aralık 1894’deki kolera salgını adeta boşaltır. Son
ki Hüsrev Paşa Mahallesinde başlamış ve 1895’e kadar sürmüştü. Aralık 1790 Taun
ve 1916 Tifüs salgınları da ünlüdür. Bu arada yapılara düzenli ve kesintisiz
bakım yapıldığı düşünülemez. Karacağdan püsküren kalın lav tabakası üstüne
oturan kentin depremden zarar görmediği anlaşılıyor. 1874 Diyarbakır salnamesinde 130 kadar çeşme ve 1869 tarihlisinde hamamlar
için ayrıntılı bilgi vardır. Bunlardan ancak 6- 7’si günümüze gelebilmektedir.
Dede Korkut Oğuznamelerinde de adı Hamid olarak geçen Diyarbakır ne yazık ki
bugün tarihi görüntüsünü büyük ölçüde yitirmiştir. Kırsal kesimden kente hücum,
sosyal, kültürel, geleneksel, sanatsal (dil, edebiyat, düşün, müzik) bir yok
olmayı beraberinde taşımıştır. Bu nedenle yeni yeni çalışmalarla, korunması
gerekli yapıların her yönüyle incelenip yayınlanması ulusal bir zorunluluk
olmuştur. Kısa süre sonra bunların pek çoğunu yitirsek şaşmayalım. Ünlü
Diyarbakır evleri de öyle oluyor. İşte bu gerçekler, yayınımızın itici gücü
oldu. Kentin suları hakkında yerli ve yabancı yazarların, değişik tarihli
gezginlerin kısa notlarını da ekleyerek verdikleri bilgiler birbirini tamamlar
durumdadır. Mimarî ağırlıklı yanımızda bu konuya eğilmiyor ancak çok kısa olarak
değinmekle yetiniyoruz. - Urfa Kapısının hemen dışında, sur duvarının eteğinde, tepe üzerinden bir
suyun fışkırdığından, - Kente girdiği yerde Ulu Cami ve çeşmelere doğru kollara ayrılan, dereyi
andırır, - Bir Ermeni misyonerinden iletilmek üzere, kale içinde yer alan 3 çeşmeyi ve
buna bağlı birçok değirmeni çalıştıran bir sudan, - Nasır-ı Hüsrev’e göre beş değirmen taşını çevirecek kadar güçlü bir sudan
sözediyor. Evliya Çelebi buna “kent sularından kaynaklanan bir su, değirmenleri
döndürüyor, saraya kadar ulaşıyor, şelâle ve sel haline dönüşerek Dicle’ye
karışıyor.” bilgisini ekler. Bilindiği gibi, Diyarbakır surlarını batı ve kuzey yönünde bir yapay kanal
savunmada yardımcı olmak üzere dolanıp, Fis Kayasından aşağıya akıyordu. Bu
kaynaklar, böylesine bir kanalı besliyor olabilir. Bilindiği gibi Urfa Kapısının
biraz güneyinde içeride, sur duvarına bitişik, günümüze kadar gelen, ancak son
10- 20 yıldır çalıştırılmayan bir değirmen vardır. Herhalde bu sudan
yararlanıyordu. Diyarbakır batıdan doğuya (bağlar semtinden kente doğru) az inişli (eğimli)
bir düzlük üstünde olduğundan kentin (sur içi) batı yakasından surlarla
beslenmesi topografyasından kaynaklanıyor. Ali Pınar Köyü ve kaynağı, Hamravat
Suyu, Çifte Kapının hemen içindeki Ayn Zeliha Gözesi hep bu yöndedir. Kentin
kuzeydoğusunda yer alan İç Kale suyunun nereden geldiği gizli tutulduğu için
bilinmemektedir ve buradan doğuya akan sular günümüzde de birkaç değirmen
çalıştırıp, bahçeleri sulayarak Dicle’ye karışır. Bâkılâ diye adlandırılan su için bir bilgiye sahip değiliz. Ancak sur
içindeki pek çok çeşme kuşkusuz göze ve sularla besleniyordu ve bir savunmada
halkı aylarca, yıllarca besleyecek çaptaydı. Diğer yandan, İç Kaleden doğuya,
Dicle’ye inen bir gizli yol gibi, Mardin Kapısını, Dağ Kapısına bağlayan ve
kenti ortasından, güneyden kuzeye ikiye bölercesine uzanan bir yer altı
geçidinden kaynaklar sözetmiyor. Bunun, İç Kaleye bağlanmadıkça kime ne yararı
olabilir? Oysa Gabriel burada kentin en eski dış surundan sözeder. Bu,
Özsezgin’nin üstünde durduğu bir geniş kanalizasyon olabilir. Diyarbakır’ın çok
düzenli bir kanalizasyonu vardı ve herhalde Roma günlerindendi. Diyarbakır, Karacadağ’dan doğuya doğru uzanan az eğimli alanın son sınırında
yer alır. Dicle Vadisi kenti doğu yönde sınırlayarak güneyde batıya dönerek
Mardin Kapıya kadar uzanır. Bu yaka kentten gelen, değirmenleri çeviren
kullanılmış su ve kanalizasyonla beslenen Esfel Bahçeleriyle (halk efsel de der)
sarılıdır. 12. yy. da burasının yine bu biçim ve amaçta kullanıldığını bir belge
gösteriyor.
|