Plastik Sanatların Şanlıurfa'daki 11.000 Yıllık Öyküsü

Uygarlığın Doğduğu Şehir: Şanlıurfa

Plastik Sanatların Şanlıurfa'daki 11.000 Yıllık Öyküsü

İnsanlığın tarihi ile birlikte başlayan sanat, “Bir duygunun, tasarımın veya güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya, bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık” olarak yorumlandığı gibi “Belli bir uygarlığın veya topluluğun, anlayış ve beğeni ölçülerine uygun olarak ortaya koyduğu anlatım ” olarak da tarif edilmiştir.

Bu anlatım biçimi, sesler ve sözler aracılığı ortaya konulduğunda, içerisinde müziğin yer aldığı fonetik sanatlar; hareketler aracılığı ile ortaya konulduğunda tiyatro, bale, pandomim gibi ritmik sanatlar; yazı yoluyla ortaya konulduğunda, hikaye, şiir, roman gibi edebi sanatlar; maddeye biçim verilerek ortaya konulduğunda, mimarlık, heykel, kabartma, resim minyatür, hat ve tezhip gibi plastik sanatlar; teknik cihazlar vasıtasıyla ortaya konulduğunda, sinema ve fotoğraf gibi görsel sanatlar olmak üzere birçok güzel sanat dallarına ayrılır.

Bu güzel Sanat dalları içerisinde en geniş grubu oluşturan “Plastik Sanatlar”ın Şanlıurfa’da tarih öncesi çağlara kadar dayanan çok eski bir geçmişi vardır. Dünya kültür ve medeniyetinin doğduğu topraklar sayılan ve arkeoloji literatüründe “Bereketli Hilal” olarak adlandırılan bölge üzerinde yer alan Şanlıurfa, ayrıca zengin Anadolu kültürü ile Mezopotamya kültürünün kesişme noktasında bulunma şansına sahip olmasından dolayı, zengin bir kültür birikimini sinesinde barındırmıştır.

Tarihi bir süreç içersinde gelişim izleyen Şanlıurfa plastik sanatlarını; İslâm Öncesi, İslâm Devletleri Dönemi ve Cumhuriyet Dönemi olmak üzere kabaca üç başlık altında incelemek gerekmektedir. Ancak bu araştırmada, Cumhuriyete kadar olan dönem incelenmeye çalışılmıştır.

1. İslâm Öncesi Şanlıurfa Plastik Sanatları

Şanlıurfa’da heykel, kabartma, resim ve taşsüsleme sanatlarının kaynakları Neolitik Çağ’a kadar (M.Ö. 10.000-5000) inmektedir. Son yıllarda Nevalı Çori ve Göbeklitepe’de yapılan arkeolojik kazılarda bulunan ve M.Ö. 9000 yıllarına tarihlenen insan ve hayvan heykelleri, kabartmaları aynı zamanda Anadolu’nun en eski plastik sanat örnekleridir. Neolitik Çağ’ın Akeramik evresine tarihlenen bu eserler içerisinde bilhassa Göbeklitepe tapınaklarındaki taş steller üzerinde yer alan aslan, domuz, kurt, tilki, yılan, turna kuşu gibi hayvan kabartmaları ile buradaki bir tapınağın döşeme taşlarından biri üzerinde yatar vaziyette, vücut kontürleri kazınarak çizilmiş çıplak kadın figürü, Nevalı Çori tapınaklarında bulunmuş at, kurt, pelikan, kertenkele heykelleri ve kabartmaları, el ele tutuşarak danseden kadın-erkek kabartması 11000 yıl öncesi resim sanatının ne denli ileri bir düzeyde olduğunu göstermesi açısından büyük değer taşımaktadır.

Balıklıgöl çevre düzenleme projesinin Kent Platosu kesiminde, 1993 yılında yapılan hafriyat sırasında bulunan ve Şanlıurfa Müzesi’ne götürülen yaklaşık 2 m. boyundaki erkek tanrı heykelinin Neolitik Çağ’a ya da İbrahim Peygamber’in yaşadığı Babil Çağı’na ait olduğu tahmin edilmiştir.

İnsanların avcı ve göçebelikten kurtulup, yerleşik düzene geçerek ilk mimari örneklerin yer aldığı köyleri kurdukları, hayvanları evcilleştirip ilk defa tarım yaparak üretir hale geldikleri bu çağ, aynı zamanda ilkel dinlerin dünyada ilk defa ortaya çıktığı çağ olarak bilinmektedir. Bu açıdan Urfa, dinler tarihi ve sanat tarihi yönünden dünya kültüründe önemli bir yere sahiptir.

Şanlıurfa’da yapılan bir çok arkeolojik kazıda, Kalkolitik Çağ ve Eski Tunç Çağı halklarının tapındıkları şematik tanrı heykelciklerine (idol) bolca rastlanılmıştır. Bu buluntulara dayanarak Urfa plastik sanatları tarihinin tapınaklarda başladığını söylemek mümkündür.

Politeist (çok) bir inanca sahip olan Babil, Assur, Hitit, Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerindeki Şanlıurfa heykel ve kabartma sanatı, daha önce olduğu gibi bilhassa tanrı heykellerinde kendini göstermiştir.

1952 yılında Harran’da yapılan kazılarda bulunan ve Şanlıurfa Müzesi’nde sergilenmekte olan bazalt taşından yapılmış Nabunaid Steli’ndeki ay, güneş ve yıldız kabartmaları ile Kral Nabunaid ayakta durur vaziyette profilden tasvir eden kabartma, Babil dönemi sanatının Urfa’daki en önemli örneğidir. Siverek ilçesi, Taşlıköy’de 1942 yılında bulunarak İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne götürülen iki stel üzerindeki insan rölyefleri M.Ö.8.-7. yüzyıl Hitit prensliklerinin son devirlerini yansıtmaktadır.

Hitit dönemi mimari eserlerinin duvarlarını zemin hizasında süsleyen bazalt orthostat taşlarındaki “Fırtına Tanrısı” ve “Kırların Koruyucu Tanrısı” gibi rölyefler Hitit dönemi plastik sanatlarının önemli örneklerinden olup, Şanlıurfa Müzesi’nde, bazalt taş üzerine profilden tasvir edilmiş asker rölyefi ile çift ve tek boğalı sütun kaideleri Assur dönemi figürlü plastiği hakkında önemli fikir vermektedir.

Siverek ilçesine bağlı Haçgöz Köyü’nde bazalt kaya zeminine oyulmuş, yürür vaziyette profilden tasvir edilmiş aslan rölyefinin Urartu, bunun benzeri olarak Soğmatar’da kalker kaya zeminine oyulmuş aslan rölyefinin de Roma dönemine ait olduğu tahmin edilmektedir.

Viranşehir ilçesinden Şanlıurfa Müzesi’ne getirilen Zafer Tanrıçası Nike heykeli, üzerindeki dekolte elbisenin bir tül gibi rüzgarda savrulmasını çok sert bir taş olan bazalt üzerine işlemeyi beceren Urfalı heykeltraşın ustalığı hakkında fikir vermektedir. Ayrıca Harran içkalesinin doğu duvarında devşirme olarak kullanılan kalker Nike rölyefi, Urfa merkez Kırkmağara mevkiindeki kaya mezarlarından sökülerek Urfa müzesine getirilen Nike kabartmaları, ayakta durur vaziyette yarı çıplak tasvir edilmiş kadın-erkek yüksek kabartmaları, yine Urfa müzesinde sergilenmekte olan bir sütun başlığındaki akantüs yaprakları arasına işlenmiş insan portresi, Harran içkalesi doğu duvarında devşirme olarak kullanılmış kartal kabartması, Şanlıurfa Kalesi sütun başlıklarında akantus yapraklarının büyük bir ustalıkla oluşturduğu kartal başı, Urfa nekropollerindeki kaya mezarlarında yer alan melek insan kabartmaları, Soğmatar Pognon Mağarası’nda ve Kutsal Tepe’de insan şeklindeki tanrı kabartmaları Roma döneminin Urfa’daki plastik sanat örnekleridir.

Soğmatar Pognon Mağarası’ndaki tanrı kabartmalarına imzasını atan Şila oğlu Şila ile, Kutsal Tepedeki ay ve güneş tanrılarını temsil eden iki insan rölyefine imza atan Şila oğlu Male kardeşler adlarını bildiğimiz en eski Urfalı heykeltıraş olmaları bakımından önem taşımaktadır.

Şanlıurfa’nın doğusunda, Tektek Dağları içerisindeki Senem Mağara harabelerindeki kayaya oyulmuş Bizans yapılarında zengin taş süslemeler Urfa’daki V. yüzyıl Bizans plastik sanatları hakkında yeterli fikir vermektedir. Bu süslemeler arasında, bir vazodan çıkan üzüm dalları, stilize hayat ağacı motifi, stilize palmet dizileri, simetrik kuş figürleri, dairesel ve dört saplı örgüler, kesişen daireler dikkati çekmektedir.

Ayrıca, Siverek ilçesine bağlı Garoz Köyü’ndeki Bizans dönemine ait harabelerde mimari kalıntılar üzerine işlenmiş örgü meander motifleri ile Şanlıurfa Müzesi’ndeki pembe mermerden silindirik bir vaftiz teknesindeki değişik geometrik örgü kompozisyonları, Ulu Cami avlusunda Aziz Stefanos Kilisesi’nden kalma mermer sütun başlıkları üzerindeki süslemeler Bizans plastik sanatlarının günümüze gelebilmiş özgün örnekleri arasında yer almaktadır.

Roma ve Bizans dönemi plastik sanatlarını yukarıda gördüğümüz heykel, kabartma ve taş süsleme örnekleri dışında, mozaik ve fresk alanlarında da bol sayıda örnekler bulunmaktadır. Eski Edessa’nın güney ve güney batı nekropolleri ile kuzey ve kuzey batı nekropollerinde ortaya çıkartılan mozaikler ve bazı freskler, Urfa müzesinde sergilenmekte olan Bizans dönemine ait Hz. İsa mozaik portresi o dönemin resim sanatı hakkında önemli ipuçları vermektedir. Son yıllarda Birecik yakınındaki Zeugma kazılarında ortaya çıkartılan ve Roma mozaik sanatının şaheserleri sayılan eserlere bakıldığında bu sanatın Urfa bölgesinde ulaştığı düzey daha da iyi anlaşılacaktır. Ancak, Urfa merkezindeki mozaik ve fresk sanatı, Zeugma’dan farklı olarak Roma ve Bizans’tan ziyade Mezopotamya ve Sâsâni sanatları ile bağlantılı görülmekte ve bölgesel bir karakter taşımaktadır.

Hazreti İsa’nın, yüzünü sildiği mendile çıkan mûcizevi portresini M.S. 13-50 yılları arasında ikinci kez hüküm süren Edessa Kralı V. Abgar’a gönderdiği ve bu dönemde Hıristiyanlığın resmi devlet dini olarak ilk defa Urfa’da kabul gördüğü bilinmektedir. Hıristiyan dünyasında kutsal kabul edilen bu mendil (Hagion Mandilion) üzerindeki Hz. İsa portresi, Bizans sanatı boyunca ressamlara konu olmuş ve binlerce ikona üzerine işlenmiştir.

Plastik sanatların önemli kollarından biri de mimarlık sanatıdır. Nevalı Çori, Göbekli Tepe, Şaşkan, Gürcütepe başta olmak üzere bir çok neolitik yerleşmedeki arkeolojik kazılarda çıkartılan mimari eserler bu sanatın Anadolu’da ilk kez Urfa’da ortaya konulduğunu göstermiştir.

Şanlıurfa’daki mimarlık sanatı Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında doruk noktasına yükselmiş ve bu yıllarda dünyanın en görkemli kiliseleri Urfa’da inşa edilmiştir. Bizans döneminde Hz. İbrahim’in doğduğu mağara yakınına inşa edilen ve İstanbul’daki Ayasofya ile aynı adı taşıyan kilisenin bir mimarlık şaheseri olduğu kaynaklarda kayıtlıdır. VII. yüzyıl İslâm tarihçisi el-Mukaddesi, İslam’da israf ve lüksün haram olmasına rağmen Şam Emeviye Camii’nin hiçbir masraftan kaçınmayarak lüks yapılmasının nedenini “İslâmın camileri Edessa kiliselerinin ihtişamından geri kalmasın” düşüncesine bağlamaktadır. Buradan da Edessa Kilislerinin nedenli ihtişamlı olduğu anlaşılmaktadır.

II. İslâm Devletleri Dönemi Plastik Sanatları

Kültür ve sanat; tarihten süzülerek gelen, çeşitli ulusların ve inançların birbirlerini etkilemelerinden doğan bir olgu olduğundan İslâmi dönem Şanlıurfa plastik sanatlarında geçmişin izlerini görmek mümkündür. Ancak, zaman geçtikçe inanç değerlerine bağlı olarak kendisine özgü bir kimlik kazanan İslâm plastik sanatları Urfa’da da özgün örnekler vermiştir.

Resim ve heykelin yasak derecesine varacak şekilde hoş karşılanmamış olması, İslâm plastik sanatçılarının taş süsleme, minyatür, tezhip ve hat gibi plastik sanat dallarına yönelmesini sağlanmıştır. Bu nedenle Urfa plastik sanatları içersinde insan ve hayvan figürlerinin yer aldığı heykel ve kabartmalara çok az sayıda yer verilmiştir.

Urfa’daki hayvan figürlü taş kabartmanın İslâmi döneme ait en eski örneği, Harran içkalesinin doğuya bakan kapısının iki yanında yer alan Nûmeyriler dönemine h. 451 (m. 1059) ait çift köpek kabartmalarıdır. Ayrıca, Eyyûbiler dönemine ait h. 626 (m. 1228-29) tarihli Han el-Ba’rür Kervansarayı’ndan Urfa müzesine getirilen büyük bir taş blok üzerindeki bağdaş kurmuş vaziyette bir insanın sağında ve solundaki aslanları boyunlarından zincirle tutuşunu tasvir eden kabartma, Urfa şehir surlarının Harran Kapısı kuzey cephesinde yine Eyyûbiler dönemine ait çift başlı kartal kabartması ve bunun iki yanında aslan gezdiren kaftanlı insan figürleri, Harran’da bulunarak Urfa müzesine getirilen kalker bir taş üzerindeki kuyruğu düğümlü ve gövdesi pullu ejder kabartması, Şanlıurfa kalesinin doğu burcundaki Memluklu dönemine ait (XV. yüzyıl başları) yüksek kabartma çift aslan İslâm figürlü plastiğinin Urfa’daki en eski örnekleridir.

1517 tarihinde Osmanlı hâkimiyetine giren Urfa’da, insan figürlü heykel ya da kabartmaya hiç yer verilmemiş, aslan, ejder ve yılan gibi hayvan kabartmalarına çok az sayıda yer verilmiştir. 1970’li yıllarda yıktırılan Aslanlı Han’ın kapısından sökülerek Şanlıurfa Müzesi’ne getirilmiş olan çifte aslan kabartması, eski bir Urfa evi olan Şurkav Kültür Merkezi büyük odasının kuzey cephesindeki ve Birecik ilçesi Salih Kalender Evi duvarındaki aslan kabartmaları, XVIII. yüzyıl Osmanlı döneminde yeniden inşa edildiği bilinen ve günümüzde Selahattin Eyyûbi Camii olarak kullanılan Ermeni Kilisesi’nin pencere pahlarındaki gövdeleri zincir şeklinde birbirine dolanmış çift ejder kabartmaları, yine XVIII. yüzyıla ait Rızvaniye Camii harim kapısı pahlarındaki zincirleme dolanmış çift yılan kabartmaları, Çakeri camii karşısındaki Köroğluzâde Haydar Ağa Evi eyvanı döşemesinde helezonik biçimdeki çifte yılan kabartmalı su yolu Osmanlı dönemi figürlü plastiğinin Urfa’daki örneklerinin tamamını oluşturmaktadır.

İslâmi dönem Urfa plastik sanatlarında nadir olarak görülen figürlü plastiğin yarattığı süsleme boşluğunu, bitkisel ve geometrik taş süsleme ile kitabe ve mezar taşlarındaki hat sanatı örnekleri büyük bir başarı ile doldurmuştur. Mimaride kullanılan ünlü Urfa Taşı’nın işlemeye elverişli gayet yumuşak özellikte olması, plastik sanatlarda zengin bir süsleme geleneğinin doğmasını sağlamıştır. Taşın bu özelliği ile tarihsel kültür zenginliğinin birleşmesi mimari süslemede zengin bir motif repetuvarının doğmasına neden olmuş, bu zenginlik tarih içersinde gelişerek günümüze kadar ulaşmıştır. Öyle ki, Türk-İslâm taş süsleme sanatı repertuvarında yer alıp da Şanlıurfa mimari eserlerinde bulunmayan motif hemen hemen yok gibidir.

Urfa taşının bu özelliği ile tarihten gelen plastik sanat geleneğinin birleşmesi, Emeviler dönemine ait 744-750 tarihli Harran Ulu Camii’nde İslâm taşsüsleme sanatının en ünik eserlerinin doğmasına neden olmuştur. Bu camide Emeviler döneminden kalma asma dalı ve üzüm salkımlı sütunlar, akantus yapraklı sütun başlıkları, Zengiler ve Eyyûbiler dönemi onarımlarından kalma girift rumi kompozisyonlu sütun başlıkları ve rumi-palmet bordürlü kemer süslemeleri adeta taştan dışarıya taşan plastik özellikleri ile sadece İslâm coğrafyasında değil, dünya taşsüsleme sanatları içersinde önemli bir değere sahiptir.

Şanlıurfa İslâmi dönem plastik sanatlarında önemli bir yeri olan taşsüsleme geleneği Osmanlı döneminde de devam ederek cami, han, hamam gibi anıtsal eserlerden ziyade bilhassa ev mimarisinde kendini göstermiştir. Evlerin avluya bakan cephelerindeki zengin geometrik ve bitkisel rozetler, bordürler ve konsollardaki plastik unsurları, gününü evinde geçiren kadına zevkli bir ortam yaratma düşüncesinin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Plastik sanat dallarından olan mimarlık sanatı, Şanlıurfa’da geniş bir tarihi gelişim sürecinden beslenerek İslâmi dönemde de özgün örnekler vermiştir. 744-750 yıllarında Emeviler döneminde inşa edilen ve İslâm Sanatı içersinde özgün bir yeri olan Harran Ulu Camii, Anadolu’nun ilk camisi, en büyük camisi ve en zengin taş süslemeli camisi olması yönüyle Anadolu mimarlık tarihi açısından büyük bir öneme sahiptir.

Şanlıurfa’da ayrıca, Selçuklular dönemine tarihlenen (XII. yüzyıl) Şeyh Mes’ud Zaviyesi, Zengiler dönemine ait (XIII. yüzyıl) Pazar Camii minaresi, XIII. yüzyıl Eyyûbiler döneminden bazı izleri günümüze ulaşan Eyyûbi Medresesi ve XV. yüzyıl Akkoyunlular dönemine ait Hasan Padişah Camii Osmanlı öncesi İslâm devletleri zamanından günümüze kalmış başlıca mimari eserlerdir.

XI. yüzyılda Urfalı üç mimar kardeşin Kahire sur kapılarından Bab el-Nasr ve Bab el-Fûtuh’un tasarımında, yine aynı yüzyılda Urfalı mimar Seleme oğlu Abdullah’ın Diyarbakır surlarının tasarımında görev alması, Urfalı mimarların ününün il sınırlarını aştığını göstermesi bakımından önemlidir. Osmanlı dönemindeki Şanlıurfa cami mimarisinde, orta kubbenin yanlara ya da dört yöne doğru yarım kubbelerle genişlediği merkezi plan dışında tüm planların uygulanmış olması, yüzlerce ev arasında birbirinin planını kopya eden evlerin bulunmayışı, Urfalı mimarların geçmişten beslenen zengin plan arayışlarının bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Osmanlı döneminde Urfa’daki mimarlık sanatı ile birlikte gelişen ve plastik sanatların önemli kollarından biri olan “kalemişi süsleme”nin çok eski örnekleri günümüze ulaşamamıştır. Ancak bu sanatın Akyüzler Evi, Abdülkadir Hakkari Evi, Hacı Bekir Pabuçcu Evi, Kürkçüzâde Halil Hafız Efendi Evi ve daha bir çok evin oda tavanlarındaki örnekleri bu sanatın XIX. yüzyılda Urfa’da ulaştığı boyutu göstermesi açısından önem taşımaktadır.

Urfa’daki İslâmi dönem sanatları arasında önemli bir yeri olan Hat Sanatı’nın en eski örnekleri Harran Ulu Camii kalıntıları arasındaki bazı mimari elemanlar ve Harran eski mezarlığında kazılar sonucu ortaya çıkartılan mezar taşlarında görülmektedir. Ayrıca Harran Kapısı kuzey cephesinde yer alan Eyyûbi nesihi ile yazılmış şerit kitabe, Eyyûbi medresesinin kuzey duvarındaki çiçekli neshi kitabe ve Şeyh Mes’ûd Zaviyesi’nin sarnıç kitabesi, Urfa’daki hat sanatının XI – XII. yüzyıl örnekleri arasında yer almaktadır.

Eyyûbiler’den Osmanlı dönemine kadar geçen süreç içersinde çeşitli İslâm devletleri tarafından ortaya konan hat eserlerinden kayda değer örnekler günümüze ulaşmamıştır. Ancak Osmanlı döneminden kalma çok sayıda kitabe, mezar taşları, anıtsal yapılar ve evler üzerindeki dekorasyon amaçlı celi nesih, celi sülüs, celi ta’lik ve makıli tarzlarındaki kompozisyonlar zengin bir çeşitlilik göstermektedir.

Halil-ür Rahman Medresesi’nin 1775 tarihli hücre kitabesinde imzası bulunan hattat “Hakkı en-Naibu bi medineti’r Ruha” (Urfa şehri naibi Hakkı) ve 1781 tarihli Nakibzâde Hacı İbrahim Efendi Medresesi’nin Ulu Camii avlusuna bakan kapısındaki kitabede imzası bulunan hattat “el-fakir es-Seyyid el-Hac Abdürrahim el-Musavveri en-Naib er-Ruha” (Urfa Naibi Hacı Abdürrahim) adlarını bildiğimiz en eski Urfalı hattatlardır.

Çok güzel yazı istiflerinin yer aldığı mezar taşlarındaki şiirlerde şair adlarına yer verilmiş olmasına rağmen, hattat adlarına hiç yer verilmemiştir.

Hattat adlarına taş sanatı örnekleri dışında el yazması kitaplarda ve levhalarda rastlanılmaktadır. Şair Hikmet’in (1832-1878), Şair Sakıb Efendi’nin (ölümü 1873), şair ve mutasavvuf Safvet Efendi’nin (1866-1950) aynı zamanda hattat oldukları bilinmektedir. Bunlardan Şair Sakıb’ın Halepli Bahçe’de kendi adına yaptırdığı köşkün ikinci kattaki büyük odasının iç duvarlarını dolaşan, mavi zeminli tahtalar üzerine beyaz boya ve ta’lik hattı ile yazdığı şiir, şairin hattatlık yönünü göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Ayrıca Bedri Alpay’ın “Şanlıurfa Şairleri” adlı kitabında şairlikleri yanında hattat olduklarını belirttiği Nuri, Lütfü ve Vefik beylerin eserlerinden günümüze ulaşan olmamıştır.

Rızvaniye Camii’nde asılı bir levhada imzası görülen “Naciye” adlı bayan hattatın Urfalı olup olmadığı hakkında elimizde bilgi bulunmamaktadır.

Urfa’da yetişmiş hattatların en ünlülerinden olan Ahmet Vefik Efendi ve öğrencisi Arabizâde Behçet Efendi, eserlerinin bir kısmını Osmanlı dönemi sonlarında, bir kısmını da Cumhuriyet döneminde vermiştir.

Ahmet Vefik Efendi (Lobut Ahmet Efendi)

Asıl adı Ahmet olup, Vefik mahlasını kullanmış hem şair hem de hattattır. 1860 yılında İstanbul’da doğmuştur. Babası Zikir Aşireti’nden Balibeyzâde Lobut Bey’dir. İlk tahsiline Sultani’de başlamış fakat yarıda bırakmıştır. 1882 yılında babası Lobut Bey İstanbul’dan sürgün olarak Halfeti Nahiye Müdürlüğü’ne gelince, o da babasıyla gelmiş, 1884’de Kaymakam olan babasıyla Suruç’a, 1886 yılında babasının emekli olması üzerine ailesi ile birlikte Urfa’ya yerleşmiştir.

Ahmet Vefik, 1887 yılında Urfa Tahrirat Kalemi Mukayyıtlığı ile memuriyete başlamış, yazısı güzel olduğu için üç yıl sonra aynı kalemin Sermübeyyizliğine terfi etmiştir. 1923’de emekli olmuştur.

Diyarbakırlı Cenânzâde Hacı Abbas Efendi ve Urfa Tahrirat Müdürü Asaf Bey’den icâzet alan Ahmet Vefik, Urfa’nın bir çok mektep ve medresesinde yazı dersleri vermiştir. Musikiye ve bütün makamlara vakıf olan, armonika, ud ve kanun çalmasını bilen Ahmet Vefik, mütevazi, iyi huylu, ince ruhlu, yardımsever biri olarak tanınmıştır. Kitabeler ve mezar taşları için yazdığı şiirlerinde büyük bir ustalıkla tarih düşüren ve mahalli olaylara destânlar yazan sanatçı, bugün vilayet binası kavşağındaki 1917 tarihli Harb-ı Umumi Şehitleri Abidesi üzerine “Cây-ı cihâda giden erlere nusret ola” mısrasını yazmış, böylece anıtı yaptıran Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’in adını zikretmeyi büyük bir ustalıkla başarmıştır.

Ahmet Vefik Efendi’nin şişe içersine, büyük bir maharetle yazılar yazdığı halk arasında yaygın olarak anlatılmaktadır. Kendisinin içersini yazdığı böyle bir şişe Urfa’da Halil Soran Bey’in koleksiyonunda bulunmaktadır.

Ahmet Vefik Efendi’nin ölüm tarihi bilinmemektedir.

Arabizâde Behçet (Görgün) Efendi

1883 yılında Urfa’nın Kaleboynu mahallesinde doğdu. Eba Eyyûb el-Ensâri’nin torunlarından olan ve 400 yıl önce Urfa’ya yerleşmiş bulunan “Arâbizâdeler” lakablı bir aileye mensuptur. Bu nedenle, yazdığı levhalarda “Behçet Arâbi” imzasını kullanmıştır.

Behçet Arabi, 13-14 yaşlarında iken Şer’i Mahkeme’de kâtiplik yapan akrabalarından birinin yanına hat sanatını öğrenmesi için verilir. Bu zatın yanında ilk bilgilerini alan Behçet, sanatında büyük ilerlemeler kaydedip hocasını geçince kendisinin daha usta birisinin yanına verilmesine gerek duyulur. Şer’iye’de Kâtip Hoca, Behçet’i Balibeyzâdeler’den Hattat Ahmet Vefik Efendi’ye götürüp, “Ahmet Efendi, işte sana kabiliyetli bir genç, ben bildiklerimi öğrettim, gerisi sana kalıyor” diyerek teslim eder. Hüsn-ü Hatt’ın her çeşidinden icâzet alıp, icâzet vermiş, şair ve musikişinas Ahmet Vefik Efendi’den hat dersleri alan Behçet, kısa süre sonra icâzet alır.

17 yaşında evlenen Behçet, 24 yaşında üç çocuk sahibi iken 1. Dünya Savaşı’nda askere alınır. Medine’de 5,5 yıl askerlik yaptığı sırada Peygamberimizin makamına Şair Nâbi’nin;

“Sakın terk-i edebten kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu Nazargâh-ı ilâhidir makam-ı Mustafadır bu”

dizeleriyle başlayan ünlü kasidesi başta olmak üzere çeşitli yazılar yazar bu yazılarından dolayı Fahri Paşa tarafından Fırka Yazıcılığı’na alınır ve terhis olduğunda Urfa’ya götürmek üzere kendisine peygamberimizin Sakal-ı Şerif’i hediye edilir. (günümüzde Circis Peygamber Camii’nde muhafaza edilen bu Sakal-ı Şerif, Ramazan aylarından Urfalılar tarafından ziyaret edilmektedir.)

Behçet Efendi, kûfi hariç, nesih, sülüs, divâni ve rik’â gibi yazı çeşitlerini büyük bir ustalıkla kullanmış, ancak en çok celi sülüs ve celi tâ’lik türlerinde eser vermiştir.





 
Bu site Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Sistemleri Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanmıştır.
Bu sayfa 2316 kez gösterilmiştir.