Yapı Endüstrisi ve Kadrosu

Diyarbakır Evleri

Yapı Endüstrisi ve Kadrosu

Püskürük bazalt en sert (talk, jips, kalsit, florit, apatit, kuvartz, topaz, korendon, elmas) taşlardan biridir. 1 ustanın günde ancak 8- 10 taş hazırlayabildiğini biliyoruz. Bunların boyutları, diş açılması, kemer taşı gibi işçiliği arttıranı düşünülürse sayı daha da azalır. Oysa bir sıradan konutta en az 6 kapı, 10 pencere düşünürsek bir ustaya yarım ay gereklidir. Buna eşik, söve, inceyonu duvar, silme, saçak altı ve özellikle basamak ve gezemek taşları eklenirse güçlü bir ekibin bir yazına sığmaz. Oysa daha geride temel, ara duvarlar ve avlu, alt yapı (vb) vardır. Öyleyse bunlar önceden hazırlanmalı ve sırası geldikçe yerine konmalıdır. İşte bunu düşünen ekip, kışın boş aylarında bu standart malzemeleri hazırlar. Yapı sahibi ustasıyla birlikte bunlara gidip 15 pencere, 8 kapı, 30 basamak (vb) gezemek ve bingilerini alıp yapı alanına taşıtır. Sırası geldikçe yerine oturtulur ve bunu, bundan sonrakiler (üst kat, daha sonra saçakla ilgili olanlar) izler. Günümüzden hiç de farklı değil, ilk baharda temelleri çıkınca kuvvetli ekip örgüyü sürdürüyor ve herhalde bir mevsim de işin büyük bölümü bitirilmiş oluyor. Evlerde kireç kuyusuna yer olmayabileceğine göre herhalde bu da yapı alanına taşınıyor olmalıydı. Kereste, kavak, Sal taşları ile yapı alanı iyi bir diziyle (istif) karşı karşıya kalıyordu. O günlerin aracı sadece merkep ve katır idi. Buna kum, çakılı da eklememiz gereklidir.

Anadolu’da yakın tarihe kadar, çocuk bekleyen anne, son ayları beklemeden armağanıyla ebesine gider, ilk sözlü bağlantıyı kurar. Sünnet için kirve, evlenirken sağdıç, kış gelmeden kiler hazırlığına kapalı ekonomi insanı hazırdı. Bina yaptıranın durumu da aynıdır. Yapı yaptıran, daha önceden ününü duyduğu konu komşu ve tanıdıklarının övgüyle sözünü ettiği ustayı seçer, ona başvurur ve konuyu açardı. Usta yapı alanına gelir, deneyim ve birikimiyle nereye neyin sığacağını pencere sayısı, kapı yeri, helâ, havuz ve merdivenine kadar kafasında tasarlar, yaptıranla görüş birliğine varılırdı. Bunu bilen ustalar, kış aylarında değişik boyutta pencere, kapı, söve, lento, kemer, gezemek, merdiven basamakları, bingi, bolca, kaplama ve Sal taşı, havuz taşı ve kanalı hazırlar ardiyesine doldururdu. Usta, yapı yaptıranla buraya gelir, kendine uygun olanları satın alır ve yapı alanına taşıtırdı. Bunlar, yukarıda belirttiğimiz gibi standartlaşmıştı. Temelden yukarı çıkınca hemen yerlerine oturtulur ve ondan sonrakilerin şantiyeye taşınmasına geçilirdi. Görüldüğü gibi günümüzden hiçbir farkı yok. Bu kâgir yapı gereçleri yanında, pencereler ve onlara uygun parmaklıklar, korkuluklar, kolon ve başlıkları, bingiler ufak dolaplar (taka), bodrum pencere kafesleri ve silme gibi ince yapıya girenler de hazır bulunduruluyor olmalıydı ve yapı sürerken hazırlanırdı. Böylece yılın her ayını ustalar değerlendirir, yapı hızı artar, zaman kaybı en aza iner, ekonomik olurdu. Kuşkusuz ufak tefek bazı ayrıntıları yerinde hazırlamak gerekecekti. Bunu da doğal karşılamalıyız.

Dinlendirilmiş, kurutulmuş ağaç endüstrisi elbet önemliydi. Kapı, pencere ve kapaklarının da önceden hazırlandığı ve baskıda bekletildiği kanısındayız. Çünkü verdiğimiz kapı kanadı örneklerimizde dikkat edilirse tabladaki süsler, çiçekler, hemen hemen birbirinin eşidir. Bilgilerin burmaları kemer süslemeleri, baklavalı oyuntular biteviyedir. Böylesine gelenekselleşmiş, kalıplara dökülmüş düzende, usta kendi duyumuna ermek için, havuz boşaltma kanalına, sütun başlığına, bingi alnına sıra dışı ve çarpıcı örnekler yapmayı arzulardı elbet. Bu, yaptıranın da ruhunu okşardı. Havuzu büyük tutmak, sayısını arttırmak ortasına fıskiye koydurmak, balkon eklemek, hamam yaptırmak, cumbayı geniş ve 2 pencereli tutmak (sokak eni elveriyorsa) merdiveni bakışımlı (simetrik) yapmak, düz yerine almaşık örgüye yönelmek, eyvan sayısını veya gözlerini arttırmak gibi ayrıcalıklar ustanın ve yaptıranın öğünmesine de yol açardı. Dikkat edilirse ayrıcalıklar hep ayrıntılarda kalıyor. Her konutta yeni bir şey denense zaten geleneksellik oluşmazdı. Tavana değişik süs yapmak, ustasını İstanbul’dan getirtmek ayrıcalıktır.

Yapıda standardizasyon, normlaşma ve bunun eriştiği fabrikasyon anlayışının, dalga dalga yan dallara sıçradığını da bilmemiz gerekir. İnce yapıyla ilgili demir işçiliği, kapı kolu, çengeli, halkası kilidi, mile bağlı işlemeli aynalar, çengeller, kilit taşlarına açılan halkaların, at nalından eyer veya semerden, mobilyadan, dolaptan ne farkı var?

Süsleme bölümünde, bitkisel, dairesel, geometrik, çiçekli, süs birimlerinin ne denli birbirinin eşi olduğuna da değinmiştik.

Burada önemli bir noktayı daha özellikle belirtmek gerekiyor. Gelenekselleşen her şey denene denene doğruya erişen bir olgudur. Kendini artık yenileyemez. Sadece yineler (tekrar eder). Bu doruk ustanın yaratıcılığına elvermez. Sanatta mimarlıkta ürün artık birbirinin yenisi olduğu için kişilik anonimleşir. Hudutta nöbet beklemede önemli olan savunma hizmetidir. Ali veya Veli önemli değildir. Kişi toplum içinde onun amacına katkıda bulunan bir candır. Bütünde erir. Osmanlı ruhu bunu çok iyi yansıtmaktadır. Çok değişik köken ve ırk, Osmanlı eğitiminden geçerken artık Osmanlılaşır. Sırp, Boşnak veya Çerkezim demez. Geleneksel veya klâsik mimarlıkta mimar ve usta da bütün içinde onun bir eridir. Yaptığı anonim olunca adı önemini yitirir. Bu nedenle yapısına artık ustası ismini bile yazmaz. Osmanlı yazıtlarında (kitabe) usta adı hemen hemen yoktur. Bunun Diyarbakır geleneksel konutlarına yansıdığını da gördük ve onca yazıt içinde ancak bir isimle tanıştık. Ustanın hüneri, deneyim ve birikimi, bundan böyle kişisel çıkışlar değil, anonim düşünceye katkıdaki kavrayışı ve hızıdır. Bu bir tüme varımdır.

Bu klâsik düzen içinde, yerel ayrıcalıklar, usta- çırak, baba- oğul düzeninde öğreniliyor, böylece süreklilik sağlanıyordu. Her ilin kendine özgü ayrıcalığı vardı. Gaziantep, Şanlıurfa’daki kalker kökenli taşın ustası bazaltta sıkıntı çekerdi. Yerel ustalar, siparişleri bulundukları kentten alır, başka yere gitmez, kendi gruplarına ait kahvehanelere akşamları uğrar orada görüşebilirlerdi. İş ayağına gelirdi. Artık aranan kişi olmuşlardı. Durgun, değişmez, kurallı oturmuş düzenin sonuçlarıydı bunlar. Kendini kabul ettirememiş, sıradan kişiler ancak iş arar ve gezgin olurlardı. Kuşkusuz, Diyarbakır’ın oturmuş yerel bir mimarlık geleneği, buna bağlı yapı endüstrisi, kadrosu, amelesi, taşıyıcısı gibi giderek yayılan yan kolları vardı. Loncaları, onların yardımcısıydı. Meslek grupları arasında dayanışma ve yardımlaşma vardı. Nakkaşı, kalemkâri, hattatı, ressami, zanaatkârı hep bir bütünün parçalarıydı. Yaygı, sergi, perde, ibrik, demlik, mangal, oklava, küp, kazan vb. gibi avadanlıklarla yapıyı donatan kadroyu, bundan ekmek yiyen, “ehl-i hiref”i düşünürsek işin boyutu iyice anlaşılır.

Hassa Mimarlık Ocağı ve taşra örgütünün bu yerel ekibi katkısı doğrudan ve dolaylıdır. Bilindiği gibi Ocak’ın görevleri arasında,

- serbest çalışan ustaların meslek denetimi, ustalıklarıyla ilgili aşama belgeleri (usta, çırak, üstatlık belgeleri),

- ülkede yapı ve fiyat politikasını belirleme, ücret, yapı gereci, satış yerleri, standardizasyonu, ocak harman yerleri denetimi yükümlülükleri vardı. Bu nedenle işini iyi yapmayan, sözünde durmayan kişiyi cezalandıracak kurumdu bunlar. Devlet denetimi altındaydılar. Onlardan yaşlananların, bulunduğu yerde kalıp, yerel kadroya katılma şansı da vardı. Ancak yaptıkları yapı türleri ile bu sivil yapı örnekleri çok farklıydı. Uğurlu Meydan Sokak Şeyhoğulları ve bunun batısındaki konak ile İskender Paşa haremindeki 3 kubbeli yapı buna iyi örnektir. Ocaktan emekli olanın bunları yapabileceği akla geliyor. Ancak onların devletteki görevleri, Ocak mimarlarıyla doğrudan bağını da sağlıyordu. Diğer yandan devletten emekli olan denizcilerin veya balıkçıların emeklilikte çok iyi bildikleri neccarlığa yönelerek yerel yapı kadrosunda iş bulma şansları da her zaman vardı. Diyarbakır gibi kurak ve sahil kenti olmayan kentlerde, taşa yelkenli resmi işleyen, ancak ona özlem duyan, ve artık yaşı o işi yapmaya elvermeyen bu ustalardan başkası olmamalıydı. Nitekim Anadolu’nun bazı kentlerinde, İstanbul’dan getirtilen ustaların, şadırvana, odaya, deniz, sahil, kayık, yalı vb. işlemeleri dünyalarını dolduran konularını iyi yansıtıyor. Topkapı Sarayı 3. Selim Meşk Odası veya Harem Dairesi Cariyeler Taşlığı duvar resimlerinde bunları görmek doğal. Ancak, sahil kenti olmayan Yozgat Çapanoğlu Camisi kubbe eteğinde, Soma Hızır Paşa Camisi müezzin mahfili alnında, Urla Kapan Cami Şadırvan kubbe eteğinde, Muğla Kurşunlu Cami kubbe eteğinde, Ödemiş Birgi Çakır Ağa Konağı kışlık odasında Safranbolu, Mustafa Kavsa Evi sofa duvarlarındakilerle bizce Fatih Paşa Mahallesi Kurşunlu Sokak 17, yelkenli arasında (kemer aynasında) özlem ve kadro acısından hiçbir farkı yoktur.





 
Bu site Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Sistemleri Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanmıştır.
Bu sayfa 900 kez gösterilmiştir.