Faruk Ersöz

Tiyatro Adamı Gözüyle Pierre Loti’nin Yaşamı

Bu yıl doğumunun yüz ellinci yılını kutladığımız Pierre Loti, yapıtlarının yanı sıra, çok renkli yaşamı ve kişiliğiyle de özellikle yaşadığı dönemde ilgi odağı olmuş nadir yazarlardan biri. Gazetelerde dergilerde resimleri basılan, hakkında türlü çeşitli, doğru yanlış sürekli haberler, yazılar çıkan bir ünlü. Tıpkı günümüzün ünlü film ya da ses yıldızları gibi yaşadıkları, yaptıkları merakla izlenen bir sanatçı. Bugünün penceresinden bakınca onu bir "süperstar" olarak nitelemenin yanlış olmayacağını sanıyorum.

Pierre Loti'nin kendi günlüğünden hareketle yazdığı yapıtlarına, mektuplarına, çağdaşlarının tanıklıklarına, hakkında yazılmış kitaplara bakınca, onun sürekli bir başka kimliğe bürünme çabası içinde olduğu görülür. Loti'nin yaşamöyküsünü yazanlar, onun bu tutumuna çeşitli açılardan yaklaşırlar. Kendini tedirgin eden nesnel gerçeklikten bir kaçış olarak değerlendirirler bunu genelde. Oysa Pierre Loti için bir başka bir kimliğe bürünmek, bir başka insan olmak, oynamaktır. Örneğin, Aziyade’de çocukların askercilik oynadığı gibi kendisinin de Efendi’yi oynadığına değinir. Hatta ara sıra kendisinin bile kendini Türk rolünde ciddiye almayı başaramadığını belirtir. Mon frères Yves ’de ise yarın adını bilmediği bir başka ülkede yeni bir yaşama alışacağını söylerken başka duyarlıklara sahip bir başka ben olacağının altını çizer. Madam Chyristanthème'de Japonya'daki evliliğini ciddiye almayı denediğinde kendisi için kötü bir komedi oynadığı duygusuna kapıldığını belirtir. Bu çeşit ifadeleri Loti'nin çeşitli yapıtlarında bulmak olası.

Bu arada sanıyorum, örnekleri seçerken Türkiye'yle ilintili yapıtlara ağırlık vermek daha uygun olacak. Loti'deki bu bir başkası olmak, başka kişiyi oynamak isteğinin, salt nesnel gerçeklikten bir kaçış, bir avunma olmanın ötesinde bir varoluş sorununu da içinde taşıdığını sanıyorum.
Tiyatro dendiğinde insanın aklına önce, sahne, perde, dekor, kostüm gibi tiyatronun başat bileşenleri geliyor. Bu bileşenler, tiyatro açısından olmazsa olmaz bileşenler değildir. Tiyatro bunlar olmadan da olur. Tiyatronun ortaya çıkması için bir olayın, bir aksiyonun gerçekleşmesi koşuldur. Başka deyişle bir oyuncunun bir eylemi ortaya koyması, ya da en azından durumun gelişme olasılığını içermesi gerekir. Tiyatro olayı dediğimiz olgu, bu eyleme dayanır. İşin başlangıcında bu söz konusu eylem bir öykünme, bir taklit etkinliğidir. Taklit ise estetik bağlamında ele alındığında bir "mimesis" olgusudur. Türkçe bunu "yansılama" diye çok güzel karşılıyor.

Kenneth Macgowan ile William Melnitz, The Living Stage adlı yapıtlarında bu olguyu, temeldeki "taklit" eyleminden hareketle örneklerler: Taş devrindeyiz. Akşam bir mağarada, ateşin çevresinde avcılardan biri aslanı nasıl avladığını anlatıyor. Arkadaşlarını daha iyi etkilemek için, aslanı yansılamak isteyen avcı eline geçen bir postu sırtına atar. Aslan olmuştur artık. Değişmiştir başka biri olmuştur. Pierre Loti'nin bir başka kimliğe bürünmesi de avcının aslanı yansılaması gibidir. Bir başkası olmak, onun için bir öykünmenin sınırları içinde kalır daha çok, başka türlü söylemek gerekirse Loti için bir başkası olmak, oynamaktır.

Loti, başka biri olurken, bir başka kimliğe bürünürken, avcının posttan yararlandığı gibi, kostümden yararlanır. Oyuncu nasıl oynayacağı role uyan bir kostümle seyirci karşısına çıkarsa, Loti de kendi rolüne uyacak kostümü titizlikle seçer. Oyuncu nasıl rolünü seyirci karşısında oynarsa, Loti de başka kimliğe büründüğü zaman genelde hep insanların karşısına çıkar. Loti'deki bu davranışın başkalarına, bir anlamda seyirciye yönelik oluşu, tiyatral boyutu getirir. Burada, dar anlamda amaç bir izleyiciye, dolayısıyla seyirciye kendini bir başkası olarak sunmaktır. Avcı nasıl avlandığını yansılarken, bunu çevresindekilere iletme amacını gütmektedir. Peki, Loti'yi bir başkası olmaya, bir başka kimliğe bürünmeye iten, az önce değinilen gerçeklikten kaçış, avunma eğilimleri dışında ne olabilir?

Bu konuda Doğudaki Hayalet adlı yapıtında bir ipucu veriyor. Aziyade ile birlikte Eyüp'te otururken, Hasköy çarşısına borç para aramaya gittiğini söylüyor orada, bu gibi şeyler yapmayı Türk giysileri içinde kabullenebildiğini belirtiyor. Kısacası kendi kimliği ile yapamadığını bir başka kimliğe bürünerek yapmayı deniyor. İnsanın kendi olarak yapamadığını, oyun çerçevesinde de olsa bir başka kimliğe girerek gerçekleştirmeye yeltenmesi, temelde varoluş biçemi çerçevesinde ele alınacak bir konu. Tiyatro bağlamında burada vurgulanması gereken, Loti kılık değiştirdiği zaman onu bu kılıkta görenlerin olması, başka deyişle bir seyircinin varlığıdır. Pierre Loti’nin kendine özgü bu yaşam biçeminde, tiyatronun iki asal ögesi olan oyuncu ve seyirci bir "mimesis" olgusu çerçevesinde karşımıza çıkmaktadır. Pierre Loti’nin kostüm tutkusu için örneğin, Lesley Blanch, kostüm değiştirmenin Pierre Loti için alışkanlık haline gelmiş bir oyalanma, bir eğlence olduğunu söylüyor. Hatta bir gün Théodora piyesinde Sarah Bernhardt’ı izlemeye gittiğinde, perde arasında ünlü aktrisin soyunma odasında Bizans kostümlerini deneyerek epey eğlenmiş.

Roland Barthes’ın Aziyadé ’nin İtalyanca basımına yazdığı önsözde kostüm üzerine söyledikleri ise Pierre Loti hakkında yazılmış çoğu kitapta zikredilir. "Giysi kişiyi ifade etmez ama onu oluşturur; daha doğrusu, bilinir ki, kişi yalnızca giysinin inanmamıza izin verdiği ve arzulananan bir imgedir".

Burada bir inanma sözcüğü geçiyor. Konuya tiyatro bağlamında yaklaşılırsa, burada inandırıcılık üzerinde durmak gerekecek. Tiyatro oyuncusu açısından, giderek tüm oyuncular açısından yaşamsal bir konu, oyuncunun oynadığı role seyirciyi inandırmasıdır. Kostüm, bu inandırıcılığı sağlayan bir araç olarak, onu pekiştiren bir öğe olarak değerlendirilebilir. Kostüm vasıtasıyla bir başka kimliğe bürünen oyuncu, konuşması ve davranışı ile seyircinin canlandırdığı kişiye inanması için çaba harcar. Ancak, inandırıcılık oyuncunun canlandırdığı oyun kişisiyle özdeşleşmesi anlamına gelmez. Çünkü kişinin kendinden başka bir kişilikle özdeşleşmesi bir ruhsal bozukluk durumudur. Gerek oyuncu gerek seyirci, oyuncunun canlandırdığı kişi olmadığını pekâlâ bilirler. Bu noktaya çok zaman önce Diderot Aktörlük Üzerine Aykırı Düşünce ’de dikkati çekmiştir, ama ünlü Rus tiyatro adamı Konstantin Stanislavski konuya açıklık getirir.

 Stanislavski, geliştirdiği oyunculuk yönteminde bir "eğer" sözcüğünden hareket eder. Bu sözcük bir sihirli anahtar gibidir, inandırıcı olabilmesi için oyunucunun, eğer canlandıracağı kişinin yerinde olsaydı ne yapardı, sorusundan yola çıkmasını önerir; örneğin, Iago’yu oynayan oyuncu, eğer ben Iago olsaydım nasıl davranırdım diye sorarak işe başlamalıdır.

Başka deyişle seyirciyi inandırmak için "miş" gibi davranmak gerekmektedir. Loti’ye gelince o da bir Osmanlı Efendisi imiş gibi davranır, ya da davranmak ister, ya da bir bedevi "imiş gibi" örneğin. Çevresindekileri canlandırdığı kişiliğe ne ölçüde inandırdığı kuşkusuz tartışılabilir. Ama bunun bir kişilik parçalanması değil, tiyatral bir davranış olduğu açık. Pierre Loti belki resim yeteneğinden kaynaklanan bir tutumla, içinde bulunduğu çevreyi tablolar halinde algılamaya eğilimli bir sanatçı. Yapıtlarında da olayın geçtiği çevreyi, dolayısıyla mekânı verirken tablo çizmeye özen gösteriyor. Kendi özel yaşamında da tiyatral boyut taşıyan tablolar yaratıyor. Günlüğünün 1 Haziran 1881 tarihli sayfasında şunları okuyoruz: "Evimde Türk odasına kapandığımda, kokulu macunlar yanar, koyu duvar kaplamaları üzerindeki eski silahlar parlarken düşüncelerim Doğu'ya kayıyor. Benim Mehmet'e benzeyen emirerim Clarac'ı, Mehmet'in giysilerinden biriyle bir Türk gibi giydiriyorum. Sonra önümde yere oturtuyorum onu ve nargilemin ateşini tazeletiyorum."
 
Bu tabloda da Loti seyirci. Loti içinde yer aldığı bu tablolarda bir leke olarak görünmek istemez. Bunu her fırsatta söyler. İçinde bulunduğu tabloyla uyum kurmak ister. Kişinin kendini çevreye uyarlaması olarak değerlendirilecek bu uyum çabası özellikle tiyatroda "mimikri" kavramını içeriyor. Nasıl bir bukalemun, rengini, bir anlamda kılığını değiştirerek ortama uyum sağlıyorsa, oyuncu da başka bir kabuğa bürünerek tiyatral çevreye uyum sağlar. Pierre Loti de örneğin, bir Osmanlı Efendi’si gibi giyinmiş, Osmanlı Efendisi "imiş gibi" davranmayı denemiş, Eyüp’teki kahvede nargile içerken hiç bir zaman göze batan bir "leke" oluşturmak istememiştir.

Oyuncu ve seyirci ilişkisinin var edildiği ortam dekor olarak tanımlanabilir. Kostümünü giymiş bir oyuncu rolünü genelde belli bir dekor içinde oynar. Pierre Loti içinse dekor, "her şeyden daha ivedidir, gerekenden ve alışılmıştan insan her zaman vazgeçebilir". 1910 yılında İstanbul’a geldiğinde Çemberlitaş’ta tuttuğu eve taşındığı gün, duvarları boş görünce hizmetkârlarına bu sözleri söyler. Duvarları boş görmeye katlanamadığı için, o sıra çıkagelen dostu İbrahim Bey ile birlikte hattatlar çarşısına giderek çeşitli hatlar satın alır.

Pierre Loti, bunun ötesinde tıpkı bir sahneye koyucu gibi dekorla, kostümle en küçük ayrıntılara varıncaya değin uğraşır. Yarattığı sahnenin etkileyici olmasını ister. Buradaki renk uyumuna özen gösterir. Örneğin, İstanbul'da Vatour gemisinin komutanlığını yaptığı sıralarda cuma günleri Göksu'da gezintiye çıkacağı yeni kayık geldiğinde hemen bir prova yapar. Kürekçilerin giyeceği cepkenler ve kayıkta serili halı, kenarı sırma işlemeli açık turuncu kadifeden, kayığın pruvasında bağdaş kurup oturacak hizmetkârının cepkeni ise gök mavisi ve sim işlemeli olacaktır. Prova sonucu Loti, Boğaz'ın suları üstünde bu renklerin yarattığı etkiden hoşnut kalır.

Yine Pierre Loti’nin dekor tutkusu için Rochefort’daki evinde yarattığı çeşitli mekânları anmak mümkün, Cami, Gotik Salon, Rönesans Salonu gibi... Pierre Loti, bir oyuncu gibi belli bir dekor içinde, belli bir kostümle, belli bir rolde seyirci, karşısına çıkar. Oyuncu için hem inandırıcılık hem seyirciyi etkilemek açısından önemli olan makyajdan Loti de vazgeçmez. Onun için karşısındaki insan üzerinde yapacağı etki çok önemlidir. Ayrıca Loti ilk gençliğinden beri kendi görünüşünden hoşnut değildir.

İlk Gençliğim adlı yapıtında kendisinin hiç de kendi tipi olmadığını açıkça söyler. Çehresini değiştirmek için makyaja başvurur. Abdülhak Şinasi Hisar İstanbul ve Pierre Loti adlı yapıtında şöyle yazıyor: "Pierre Loti'ye bakanlar onun boyunu pek kısa, potinlerini pek yüksek topuklu, başını dik, şapkasını geniş, yüzünü çirkince ve gözlerini güzel bulurlardı. [...] Mümkün mertebe genç görünmek istediğinden, yüzüne dikkat edenler, bıyıklarını ve saçlarını boyanmış, yüzüne düzgün, allık ve pudra sürülmüş görürlermiş". Makyaj yaptığını Loti kendi de itiraf ediyor, 1889 ilkbaharında Fas’a hareket edeceği sıra günlüğünün 20 Mart tarihli sayfasında şu sözlere rastlanıyor: "Çelişkili bir inatla hep yanaklarıma sürdüğüm, beni [bu güneşte] yaşlı gösteren ve çökerten allığı sildim. Böylece renksiz yüzüm daha belirgin ve genç görünecek ve sanırım gözlerim bu solgunluk içinde daha güzel [olacak]. Orada [Fas’ta] gözlerimi biraz daha büyülteceğim, Araplar’a özgü bir şekilde. [...] Kollarım ve mermer gibi göğsüm, bırakacağım çıplak görünsünler".

Pierre Loti’nin yaşamında, "sahnelemeler" başka deyişle, "mise en scène"ler büyük yer tutar, bu onun önemli özelliklerinden biridir. "Mise en scène" sözcüğünü oyun sahneye koyma anlamında değil, gerçek yaşamda tiyatral boyutlar taşıyan bir eylem gerçekleştirmek anlamında kullanıyorum. Birkaç örnek açıklık getirecektir. Sarah Bernhardt’la dargın olduğu bir sıradır. Madame Bernhardt’a halı göstermek amacıyla zorla evine giren iki satıcı omuzlarında taşıdıkları halı rulosunu açtıklarında halının içinden Pierre Loti çıkar. Satıcılar aslında Loti’nin emirerleridir. Rochefort'daki evinde düzenlediği şenlikler Loti’nin nasıl usta bir sahneye koyucu olduğunu gösteren güzel örneklerdir.

Pierre Loti’nin yaşamı dekor, kostüm, makyaj ve "mise en scène"in oyuncu odağında kaynaştığı tiyatral bir yaşamdır. Loti'nin yaşamında bir başkası olma, başka kimliğe bürünme eğilimi, tiyatronun özgül ögeleriyle çeşitli evrelerde var edilir. Bunun, nesnel gerçeklikten kaçış yolu olarak yorumlandığına değinmiştim. Loti'de bu nesnel gerçeklikten kaçma arzusu, nesnel gerçeklik karşısında yaşadığı akıl duygu geriliminden kaynaklanır. Bu gerilim duygularıyla inanmak isteyen, aklıyla inanca kavuşamayan insanın gerilimidir. Çocukluğunda yitirdiği inanca bir daha kavuşamayan Loti bu yüzden acı çeker. Loti'nin çağdaşı, İspanyol düşünürü, Miguel de Unamuno'ya göre insan ölümsüzlüğe özlem duyar, bu susuzluğu ancak inanç giderebilir, akıl değil. Yaşamın Trajik Duygusu adlı yapıtında Unamuno şöye diyor: "Kuşkular içimizi kaplayıp ruhun ölümsüzlüğüne inancımızı yitirdiğimizde, adımızı ve ünümüzü sürdürmek, bir ölümsüzlük hayaline erişmek arzusu güçlü ve acı veren bir itilim kazanır.

Herhangi bir biçimde diğer insanların ve gelecek kuşakların belleğinde yaşamayı sürdürmek amacıyla ne yapıp edip dikkati çekme savaşımı buradan kaynaklanır; bu savaşım yaşam savaşımından bin kez daha dehşet vericidir". Pierre Loti yazma amacının yaşanmış olanı olabildiğince ölümünün elinden kurtarmak olduğunu söylüyor.

Loti'nin yaşamındaki tiyatral boyutun, giderek Loti'nin kendinden söz edilmesine yol açan garip davranışlarının böyle bir amaca mı yönelik olduğu sorulabilir. Bitmek, tükenmek, yok olmak karşısında tüm çabalarına karşın inanamayan, yok olmayı kabullenemeyen Loti, bundan ötürü çektiği acıyı aşmak için oynamıştır.

Sonuçta oyuncunun niçin oynadığını kimse bilemez, oyuncu, gizini hiç bir zaman açığa vurmaz. Loti de öyledir, oyuncu olmanın tüm gizemini yaşamı boyunca korumuştur. Claude Farrère, Odette Valence’ın Mon ami Pierre Loti ’sine gönderdiği önsözde Loti’nin hiç bir zaman kendini elevermediğini yazar. Farrère'e göre Loti'nin "dünyadaki uzun yolculuğu süresinde" ona eşlik eden dostlarından hiç biri onunla gerçek bir uyum kuramamıştır. Ne mon frère Yves, ne Kraliçe Carmen Sylva, ne Rarahu, hatta ne de Aziyadé.

Sartre’ın varoluşçu bir yaklaşımla yeniden yazdığı Aktör Kean adlı oyunda, ünlü İngiliz oyuncunun yaşamını konu edinen oyunun ikinci perdesinin üçüncü sahnesinde, niçin oynadığını bilmediğini söyleyen Kean şöyle diyor: "İnsan yalan söylemek, kendini yadsımak için oynar. Olamadığı kişiyi olmak için oynar, kendisi olmaktan bıkmıştır çünkü. Kendini tanımamak için oynar, çünkü kendini çok iyi tanımaktadır [...] İnsan gerçeği sevdiği için ve gerçekten nefret ettiği için oynar. Oynamazsa deli olacağı için oynar. Oynamak! Ben, ben biliyor muyum niçin oynadığımı? Oynamadığım bir an var mı?" Pierre Loti de biraz aktör Kean'i çağrıştırmıyor mu?...





 
Bu site Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Sistemleri Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanmıştır.
Bu sayfa 1441 kez gösterilmiştir.