Hasan Köni

Prof. Dr. Hasan KÖNİ

Avrupa Birliğine Adaylık Sürecinde Türkiye’nin Avrupa’daki Yeri ve Önemi

Sayın Milletvekilim, Sayın Rektörüm, Sayın Öğretim Üyeleri ve Kültür Bakanlığı Çalışanları ve Piyer Loti Seven Misafirler.

1991’de Sovyetler Birliği çöktüğü zaman çok üzüldük. Sovyetler Birliği’nin çökmesine neden üzüldüğümüzü herhalde merak ediyor olmalısınız. Üzülmemizin nedeni şimdiye kadar yaptığımız uluslararası ilişkiler analizlerinde Batı’nın ve Avrupa’nın 1920’li yıllardan başlayarak Türkiye’ye karşı gösterdiği dostluk ve desteğin nedeninin Sovyetler Birliği’nin korkusu içinde kendisine bir müttefik arama çabasından geldiğini biliyorduk.

Türkiye bu stratejik önemini Avrupa karşısında uzun müddet kullanmıştı. Ancak, Sovyetler Birliği çökünce, birçok Batılı yazarın belirttiği gibi Türkiye, Avrupa’nın gözünde marjinalize olmuştu. Le 21 ieme Siecle Ne Sera Pas Americain 21.Yüzyıl Amerikan Yüzyılı Olmayacak adlı kitabında bir Fransız yazar şöyle diyor:

“...400 sene Balkanlar’da yaşamalarına karşın 65 milyonluk Türkiye’nin 1 Milyonu Avrupalılaşmış gözükmektedir. 64 milyon Türk ve içinde yaşayan diğer etnik gruplar Asyalı - Ortadoğulu bir sosyal yapılanma içindedirler. Türkiye ile ilişkiler Gümrük Birliği’nden ileri gitmemelidirler. Avrupa ile Gümrük Birliği onlara yetmelidir.

” 18. asrın başlarında başlayan ve Cumhuriyetimiz döneminde yoğun bir biçimde devam eden Batılılaşma yani Avrupalılaşma sürecimiz sonunda, yazarın belirttiği gibi 1 milyon Avrupai düşünce ve görünümde insan yaratmışız. Birçok Avrupalı bu çok değişik kültür yapısının Avrupa Birliğinde yeri olmadığını düşünüyorlar. Modernleşmemizin katkısı ne olursa olsun tamamen ayrı bir kültürümüz var ve bu görüşte haklılar.

Burada argümanımızı güçlendirecek bir başka hususa dikkat çekmek istiyorum. 1950’li yıllarda daha az gelişmiş olmasına karşılık Türkiye, Sovyetlerin yarattığı korku nedeniyle Avrupa Konseyi üyeliğine seçilmiştir. Gene aynı Türkiye, İskandinav ülkelerinin itiraz etmelerine karşın 1952 yılında Yunanistan’la birlikte NATO’nun üyesi olmuştur. Sovyet tehdidi değişik kültürüne karşın Türkiye’yi Avrupalı yapmıştır. Uluslararası gerçekler, kültür ve ekonominin üstüne çıkmıştır. O halde Avrupa Birliğine girmemiz için Avrupa’nın bir şeylerden korkması veya daha büyük bir gücün Türkiye’yi Avrupa’ya empoze etmesi gerekmektedir.

1991’de Sovyetler Birliğinin çökmesi ile birlikte Amerika’nın vizyonu değişmiştir. Genel stratejide ticaret ve ekonomi ön plana çıkacaktır.Amerikalıstratejistlere göre 2025’e kadar Amerika’nın önünde durabilecek herhangi bir siyasi güç yoktur. Avrupa ise Rusya Federasyonu ile iyi geçinmektedir. O halde Avrupa ve Amerika aralarındaki ticaret savaşlarına rahatça devam edebileceklerdir.

Yüksek politikayı oluşturan jeopolitik yaklaşımın yerine jeoekonomik strateji yeni pazarlar, yeni iş hacmi ve daha fazla üretimin peşine düşmüştür. Bu ekonomik oyunlar sırasında bölgesel çatışmalar ortaya çıkarsa, bölgesel çatışmaları bölgesel güçler çözeceklerdir. Avrupa’nın yanı başında, Balkanlar’ da bir çatışma çıkarsa buna Avrupa güçleri müdahale edecektir. Eğer çatışma Pasifik’te ise Amerika ve Japonya bu alanın bekçisidirler. Kafkasları Amerika kollayacaktır. O halde Batının ekonomik destek vererek, askeri yardım yaparak besleyeceği müttefiklere gereksinimi yoktur. Zaten gelişen askeri teknoloji geniş insan sayısına gereksinme göstermemektedir. O halde, Batı, 65 milyonluk Asyalı-Ortadoğulu bir kitleyi neden beslesin, neden içine alsın.

Eğer yükselen pazarlara gereksinme duyuluyorsa, Türkiye zaten Gümrük Birliğiyle Avrupa’nın açık bir pazarı durumuna gelmiştir. Bu düşünce tarzı uluslararası ilişkilerin kurallarına uygun. Uluslararası ilişkiler çıkarlara dayanan ilişkiler. Bu alanda insan sevgisine, insan haklarına karşın, pek yer yok.

Pierre Loti bizi çok sevebilirdi ama tek kişi. Belki Aziyadeleri çok sevdiği için Türkleri sevmiştir. Benim de Fransız bir sevgilim vardı o yüzden Fransızları çok seviyordum. Ama Fransa’yla menfaatim olsa daha başka türlü severdim. Bunu bir türlü bizimkiler anlayamamıştır. Bir düşmanlık psikolojisine kapılmışlardır, devamlı dışarıda Türk düşmanları var. Bizi aralarına almak istemiyorlar, psikolojisi içine girilmiştir. Hayır değil. Hiçbir devlet öbür devletin 65 milyonunu sevemez. Jeoekonomik strateji de Türkiye’yi zor durumda bırakmıştır. Daha başka şeylerde başımıza gelmiştir.

 1991 yıllarında Körfez Savaşı’ndan önce Ortadoğu’ya 12 milyar dolarlık mal satarken Körfez Savaşı’ndan sonra bu 1 milyar dolara düşmüştür. Bundan başka Türkiye’den geçen petrol boru hattı maalesef kapanmıştır. Bir başka boru hattının Türkiye’den geçtiğini görmek için çok beklemek gerekecek. Geçeceğini de tahmin etmiyorum. Allahtan Ortadoğu savaşından sonra Kafkaslar ve Orta Asya bize açılmıştır. Ancak Kafkaslar ve Orta Asya üzerine bize Nato’nun ve Amerika’nın verdiği bilgilerden başka elimizde bilgi yoktu. Hatta Türkiye ekonomisi, bu ülkelere yardım edecek durumda da değildi. Birdenbire bir siyasal yapıda korkunç bir gerileme oldu.1994’te ekonomik çöküş yaşadık.

Ancak bazı olaylar Türkiye’nin talihini Avrupa önünde değiştirdi. Önce Bosna Hersegovina da çıkan savaş. Avrupa Birliği bu savaşı bastıramadı. 91-92’den başlayıp 95’lere kadar süren bu savaşı en sonunda Türkiye’nin de desteğiyle Amerika gelerek bastırdı. Bu olay şunu göstermiştir ki, büyük bir ekonomik güç olan Avrupa Birliği’nin savunma gücü ve dış politikası yoktu. Ortak dış politikası yoktu. Balkanlarda hemen yanı başında var olan bir olayı söndüremiyordu. Aralarında bölünmüşlerdi. İngilizler Sırpları destekliyorlardı, Almanlar Balkan olayını ortaya çıkarmışlardı, Fransa bu iki kuvvet karşısında ne yapacağını bilemiyordu ve olay çözülemedi. Çatışma daha da büyüyordu. Oysa Balkanlar Avrupa’nın ekonomik yayılma alanı içindeydiler. Tabii Avrupa’nın ekonomik yayılma alanı için bir rakip daha vardı.

 Atlantik Birliği, Avrupa’yı da aşan Kafkasları da içine alan bir sistematik içinde ekonomik politikayı öngörüyordu. Fakat bu çatışmalar Amerika tarafından önlenemeseydi Atlantik Birliği gelişmeyecekti. Peşinden çatışmalar, biliyorsunuz, Makedonya’ya sıçrar hale geldi. Nihayet Kosova bölgesi 1998’de bir çatışma içine girdi. Ayrılıkçı akımlar ortaya çıktı. Birden bire Yunanistan’ın Türkiye’nin bir çatışma içine girme olasılığı da ortaya çıktı. Bu sırada Türkiye hem Balkanlarda, hem de İran Körfezinde Batının belli bir dengeyi sağlamasına yardımcı oluyordu. Mesela Almanya’dan çok daha fazla askeri gücü Balkanlara gönderdik. Ortadoğu’nun denetlenmesi Adana üzerinden gerçekleşiyordu. Türkiye’nin yanı başında bu sefer Kafkaslar patladı. Çeçenistan olaylarıyla Kafkaslar patladı. 1996’da Kafkas olayları geçici olarak çözüldü.

 Ermenistan, Azerbaycan çatışmaları bütün boyutuyla ortaya çıktı. Burada da olayları çözmede ve insan haklarını uygulamada Batı güçsüz kalmıştı. Yine buraya Türkiye’nin müdahalesi, Amerika’nın müdahalesi gerekiyordu. Nihayet Ortadoğu da barış süreci bir türlü yerine oturamıyordu ve Ortadoğu’nun en çok korktuğu olaylardan biri de Köktenci İslamcı hareketlerin gelişmesiydi. İlginç bir şekilde, Ortadoğu barışı çözümlenemedi. 1995’de Türkiye Avrupa’ya yahut Avrupa Birliği’ne tersten bir giriş yaptı. Tersten, yani Avrupa Birliğine üye olmadan Avrupa ile Gümrük Birliğine üye oldu. Türkiye bütün yapılan konferanslarda bunun tersini söylerken birden bire hiçbir devletin yapamadığı bir olayı gerçekleştirdi. Avrupa Gümrük Birliğine bir anlaşmayla üye olmuştu. Bu sırada ilginçtir; bu üyeliği destekleyen ülke İsrail oldu. İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Perez tam 6 Avrupa ülkesini dolaşarak Türkiye’yi lütfen Avrupa içine alınız, dedi. Bende buradaki elçiye dedim ki :

-Niye Türkiye’yi Avrupa Birliğine aldırmak istiyorsunuz. Sizin menfaatiniz nedir?
 
Büyükelçi :

Dedi ki :

Mösyö Köni eğer, dedi. Türkiye aşırı İslam’a kayarsa İsrail bir İslam denizi içinde ada gibi kalır. Bunu, dedi; kabul edemeyiz. Sizin kurtuluşunuz, bizim kurtuluşumuz sizin Avrupa’ya girmenizdir, dedi. O günden beri büyük desteklerini görüyoruz. Türkiye’nin herhangi bir tehdit altına düşmesini mi önlüyorlar, kendilerinin tehdit altına düşmesini mi önlüyorlar bu da ilginç bir husustur. Biliyorsunuz Amerika 1992’lerde bir Japon yazara kitap yazdırmıştı. Fukuyuma’ya. Kitabın adı “The End of The History” Tarihin Sonu. Artık bundan sonra savaşlar olmayacaktı, ideolojik savaşlar sona ermişti, sınıf savaşları asla olmayacaktı. Bu yüzden de büyük ordulara gerek yoktu. Ancak yukarıda anlatılanlara ek olarak 1995-96’lara gelinince şunlar gözüktü. Bir kere nükleer silahlar 3. Dünya ülkelerinin eline geçmeye başlamıştı.

İkincisi, Batıya karşı İslamcı uluslararası terörizm bütün boyutlarıyla gelişiyordu. Peşinden liberal siyasi hareketler 50 bölgede etnik savaşların ortaya çıkmasına neden olmuştu. Uluslararası mafyalar genişleyen uluslararası pazarlarla birlikte ortaya çıkmışlardı. Şimdi bu çatışmaların içinde var olan gerçek dost bir tek ülke vardı. Batının dostu ve 18. yüzyıldan beri Batı kültürüyle yetişmiş ve demin Sayın Milletvekilimin söylediği gibi kendisine 10 Kuruş katkıda bulunmamasına rağmen en büyük serbest ekonomi atılımını tek başına yapmış olan bir ülke. Öbür ülkelere milyarlar aktarılırken Türkiye’ye para aktarılmamıştı. Halen para aktarılmamaktadır. O halde bu ülkenin Avrupa Topluluğuna alınması gerekiyordu. Avrupa Topluluğuna alınması için ne yapmak gerekiyordu? Bir kere önünde bir Yunanistan engeli vardı. Yunanistan engeli çok kolay aşıldı. Çünkü Türkiye’deki teröristlerin lideri Abdullah Öcalan Afrika’da bir Yunan Büyükelçiliğinde yakalandı. İlk defa bir Nato ülkesi bir teröristi kendi elçiliğinde barındırıyordu. Birdenbire Yunanistan’ın Türkiye’ye büyük sevgi, şefkat ve aşkla yaklaştığı görüldü.

 Türkiye’deki depremden çok önce Yunanistan çok ters bir durumda yakalandığı için birden büyük bir yaklaşma çabasına girdi. Türkiye ile ticari ilişkilerini geliştirmeye başladı, bazı konularda yumuşamalar başladı. Bu durum tabii Türkiye’nin ve batılı dostlarının bir zaferi olarak ortaya çıktı. Artık Yunanistan’ın Türkiye’nin üyeliğine kriterler uygulaması, vetolar vermesi, karşı çıkması mümkün değildi. Avrupa sonradan gelenleri adam etmek için üye alım sistematiğini değiştirmişti Biliyorsunuz eski ülkeleri alırken ekonomik kriterler çok önemliydi. Bir milletvekillinin başkanlığında İsveç’te görüşmeler yaparken Dedik ki ;
-Siz ikide bir kriterlerinizi değiştiriyorsunuz.

Ne gibi! Daha evvel ekonomik olaylara bakarken şimdi Kopenhag kriterlerini ortaya çıkarttınız. Burada insan hakları boyutu ve komşularıyla iyi ilişkiler boyutunu ileri sürüyorsunuz. Oysa Yunanistan Avrupa Topluluğu’na alındığında gerek Arnavutluk’la gerek Makedonya’yla gerek Türkiye’yle sınır sorunları, Kıbrıs sorunu vardı. Buna rağmen alındı. Dediler ki :

-Bu bir klübe benziyor. Klübe ilk girenler ucuz fiyatlar öderler. Klübe sonradan girenler daha fazla fiyat öderler. Bizim burada da Rotary Klüpleri var biliyorum. İlk girenlerden 5 milyon lira alıyorlardı, sonra girenler 500-600 milyon lira ödüyorlar. Aynı pahalı örneğin burada da olduğunu gördük. Dedik ki Türkiye, Avrupa çapında insan haklarına uyacaktır. Peşinden dedik ki :

-Kişi başına düşen Gayri Safi Milli Hasılamız 16 bin dolar değil ama bütün Türkiye çapındaki Gayri Safi Milli Hasılamız bize karşı çıkan İsveç’in 7 misli. Çünkü 65 milyonla yükselen bir pazar. Öyle bir pazar ki Avrupa’daki peynir dağlarını, yağ dağlarını ve şarap göllerini emebilecek kapasitede bir pazar. İsveçliler bir düşüncemiz var dediler, Örneğin Orta Asya Cumhuriyetleri bir Fransa olmak istemezler. Ama Orta Asya Cumhuriyetleri Türkiye gibi olmak isterler. Eğer Türkiye Fransa gibi olacaksa Orta Asya Cumhuriyetleri de Türkiye’yi izleyecekleri için Avrupa kültürünü kabul edeceklerdir. Böylece Avrupacılık, Orta Asya’ya kadar genişleyen bir boyut gösterecektir. Türkiye’nin üye adaylığı konusunda şöyle bir argüman ileri sürdüler.

“...12-13 ülke varken 65 milyonluk bir Türkiye’yi Avrupa Topluluğu’na almamız mümkün değildi. Çok büyük. Ancak 13 ülke daha bu topluluğa katılıyorken siz de içeride eriyebilecek bir yapıya girebilirsiniz” dediler.

1995’lerden sonra uluslararası ortamın değişmesi, dünyada barış yerine yeniden savaş tam tamlarının çalması Türkiye’nin Batı karşısında marjinal bir durumdan çıkmasına yol açmıştır. Türkiye’nin kıymetini anlayan daha küresel politikalar izleyen Amerika olmuştur. Ortadoğu’nun yalnız ülkesi İsrail ise Türkiye’de bir dostluk ve sıcaklık bulmuş ve Türkiye’nin Avrupa Birliğine adaylığını desteklemiştir. Türkiye’yi en zor anlayan kendi çevresi içine kapalı bulunan Avrupa olmuştur. Amerikan hegemonyasından çıkmak için Avrupa gücü oluşturmaya çalışan Avrupa’nın Türkiye’yi bu gücün karar mekanizmasına almaması ilginçtir. Yukarıda belirttiğimiz gibi Avrupa hiçbir çatışmayı 1945’lerden günümüze kendi başına çözememiştir.

 Fransa ise Pierre Loti’nin anlayışına ve sevgisine asla kavuşamamıştır. Sayısı az olan Ermeni vatandaşlarının tesirine kapılarak bir sözde Ermeni "soykırımı" yasasını kabul etmiştir. Öte yandan Fransız şirketleri Türkiye içine yatırım yapıp tatlı karlar elde etmeyi sevmektedirler. Acaba kendi kültürümüzün tanıtılması Batı ile aramızdaki uçurumu kapatacak mıdır? Yoksa ekonomik bağlarla bağlanmak, ülkelerin menfaatlerine hitap etmek Batının anladığı tek geçer yol mudur? Yakın gelecek Avrupa’nın gerçek yüzünü bize gösterecektir. Bu defa hazırlanarak bekliyoruz.





 
Bu site Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Sistemleri Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanmıştır.
Bu sayfa 1890 kez gösterilmiştir.