Agah Oktay Güner

Dr. Agâh Oktay GÜNER

Türkiye’nin ekonomik kalkınması ve dış ilişkileri, sadece ekonomik çabalarla değil, çok ciddi kültür gayretleriyle de desteklenmeye muhtaçtır. Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizi de kültür alanındaki ciddi çalışmalarımız tayin edecektir.

Avrupa Birliği ile olan münasebetlerimiz öyle görünüyor ki, daha uzun yıllar Türkiye’nin hem iç politika hem dış politika konularında ağırlıklı bir yer tutacaktır. Tabi akıllara hemen şu soru gelebilir: Türkiye’nin Avrupa ile bundan sonraki ilişkileri geçmişin tayin ettiği çizgi üzerinde mi gidecek, yoksa değişik bir zeminde mi gelişecek? Zira Türkler Avrupa için uzun asırlar hep “öteki” olarak algılandılar. Bu öteki bir yabancılık ifadesidir ve öteki bir takım muhtemel tehlikeler sebebiyle uzakta tutulur.

Erich Komhel isimli bir bilim adamı; “Avrupa kimliği Türklerle savaşarak şekillenmiştir” diyor. Türklerin neden Avrupa için öteki olduğu mutlaka düşünülmesi gereken tarihi ve sosyal bir realitedir. İlk akla gelen Türklerin Müslüman olmaları ve İslam dinini temsil etmeleridir. Avrupa ise Hıristiyan’dı ve kilise Hıristiyanlık gayretiyle Türkleri kâfir ilan ediyor, bütün Hıristiyanları birleşmeye haçlı ordularıyla Türkleri Avrupa’dan, Anadolu’dan, Orta Asya’ya sürmeye, bu yoldan cihada davet ediyor, hatta teşvik ediyordu. Yolun başında öteki kimliğinin teşekkülünde din ağırlığı önemli bir yer tutmaktadır.

Avrupa’nın Selçuklularla sürdürdüğü Haçlı Savaşları ve Haçlı zihniyeti, Osmanlı Devleti’nin tarihteki yerini almasından sonra da aynen devam etti. Papalığın önderliğinde Selçuklulara karşı “iktisadi abluka politikası” uygulamaya konuldu ve bu Osmanlı asırlarında da kesintisiz devam etti. Bir kısım araştırmacılar ise Türklerin Avrupa kimliğinin oluşumunda çok önemli bir yer tuttuklarını savunmaktadırlar. Avrupa kimliğinin karşılıklı kültür alışverişleriyle şekillendiğini ifade etmektedirler. Batı, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra bu ilim adamlarına göre düşmanını yitirdi ve yeni bir düşman arayışına girdi. “Medeniyetler Savaşı” gibi yeni yaklaşımlar, kimlik oluşumunun sözü edilen tarihi çerçevede tekrar dirilişinden ibaret oldu. Tabii bir kısım ilim adamları ise karşı görüşleri ifade etmektedirler. Ancak 1516 yılında Erasmus, Avrupa prensleri arasında Hıristiyanlıktan daha bağlayıcı ve güven oluşturucu bir gücün olmadığını ifade etmekte, bunun sebebini de prenslerin Hıristiyan olmasına bağlamaktaydı. Aynı bakış açısı pek çok kişi tarafından benimsenmiştir; mesela Saint Augustin’de bu mealde görüşler belirtmektedir.

Orta çağın emperyal sisteminin iki başı vardır: Papa ve imparator. Bunlar bütün bir Hıristiyan ülkesinin parçası olduklarını kabul ediyorlardı. Aynı dönemde Doğu ülkelerinde de dinin devletlerin kimliğinin teşekkülünde ve hedeflerini tayinde müessir olduğunu görüyoruz.

İlk Haçlı Seferi 1095’te başladı, 1099’da bitti. I. Haçlı Seferi fikri 1095’te Fransa’nın Clearmonth kentinde düzenlenen bir kilise konsülünde Papa II. Urbanus’un mesajıyla ortaya çıktı. Urbanus Müslüman hakimiyeti altında yaşayan Hıristiyanların uğradığı mezalime ve kafirlerin (Müslümanları kastediyor) kutsal mekânları kirletmesinin Hıristiyanlar için nasıl bir utanç kaynağı olduğu düşüncesine ağırlık verdiği konuşmasıyla Haçlı Seferlerini başlattı. Bu konuda bütün araştırmacıların hemfikir olduğunu görüyoruz. Aslında o dönemde pek çok Hıristiyan ve Müslüman ilim adamının ortak bir tespiti vardır. Papa Urbanus’un doğudaki Hıristiyanların imdadına koşulması için yaptığı çağrıya gerekçe oluşturacak herhangi bir olay Selçuklu diyarında yoktur. Batılı ilim kaynakları ile Doğulu ilim kaynakları bu noktada birleşmektedir. Üstelik kiliselere bağlı yazarlar Müslüman hükümdarlara karşı hiçbir düşmanlık ifade etmemiş, ayrıca Selçukluları Bizanslılara üstün tutmuşlardır. Ne yazık ki, bu seferler kütüphanelerimizde bulunan pek çok Batı kaynağında görüldüğü gibi; Yahudilerin imhası, Macar Ovalarındaki çingenelerin, esir alınan bazı Türklerin fevkalade ağır işkencelerle öldürülmesi ve bazı hallerde kebap yapılıp yenilerek tüketilmesi gibi acı hikayelerle doludur.

1096-1270 yılları arası Haçlı Seferlerinin bütün şiddetiyle devam ettiği yıllardır. Türkler bu yıllarda, Anadolu’yu vatan tutarken bir yandan da ardı arkası gelmeyen Haçlı Seferleri’ne göğüs gerdiler. Haçlı Seferleri Osmanlı asırlarında da devam etti. II. Viyana Kuşatması’nda; Balkanlara ve Orta Avrupa’ya yayılan Osmanlı gücüne karşı son noktayı yine bir Haçlı Seferi koydu. Polonya Kralı Jan Sobiyevski yönetimindeki Haçlı ordusu Viyana’yı Osmanlı kuşatmasından kurtardı. Burada objektif ilmi ve tarihi gerçeklerin ışığında şu tespitleri yapmak durumundayız. Türkler gerek Selçuklu ve gerekse Osmanlı Devletlerinde hakim oldukları coğrafyada “din ve vicdan” hürriyetine mutlak saygılı olmuşlardır.

 Bugün bütün Balkan coğrafyasında yaşayan çeşitli halklara ait kültür zenginliği, Türk hakimiyetinin bir emperyalizm değil, daha çok bir koruma, saygı ve himaye rejimi olduğunu ortaya koymuştur. Yugoslavyalı bir planlama uzmanının tebliğinde aynen: “Yugoslavya coğrafyasında Osmanlı hakimiyeti döneminde alınan verginin iki katı yatırım Yugoslavya’ya yapılmıştır deniliyor.” Emperyalist olmayan ve hizmet götüren bu zihniyetin bir diğer güzel ifadesi de şu; Sırp Kralı Lazar’a sorarlar: “Türkleri yener ve Balkanlara bütününe hakim olursanız ne yaparsınız?” Cevabı çok açık ve nettir: “Bütün camileri yıkar. Hepsini kilise yaparım.” Aynı soru kendisiyle aynı zamanda yaşayan Osmanlı Sultanı I. Murad’a tevcih edilir. Cevap çok farklı ve çok düşündürücüdür: “Bir cami yıkılırsa yerine bir cami, bir kilise yıkılırsa yerine bir kilise yaparım.”

Osmanlının Balkanlardaki büyük gelişmesi ekonomik sefalet içerisinde bulunan yoksul köylü kitlelerine toprağın dağıtılması ve işgal edilen ülkedeki büyük askeri liderlerin görevlerinin iktisadi ve sosyal sahada devam ettirilmesiyle hız kazanmıştır. Osmanlıyı ve Türk’ü kendisine toprak verecek, mezhep hürriyetine saygı gösterecek, ibadet etmesine engel olmayacak, onu şahsiyetli yaşatacak bir güç olarak gören Balkan insanları, Osmanlı fetihlerinin en büyük çekici, sürükleyici gücü olmuştur. Tabii kilisenin meydana getirdiği taassubu askeri ve iktisadi zaruretler çoğu kere delmiştir. Mesela, Fransa Kralı I. François dönemin yoğun dini baskılarına rağmen Türklerle anlaşma yaparak İtalya Seferini gerçekleştirebilmiştir. Aynı şekilde Montesquie “Kanunların Ruhu” adlı eserinde hem Türkleri, hem Rusları değerlendirmiş, “Türkler ve Ruslar Avrupalı değildir” demiştir. Ünlü Fransız devlet adamı Richlieu, Kıta Avrupa’sında Fransızların Almanlara karşı güçlenmesi için protestan unsurlara karşı Türk gücünden faydalanmak ve onları kışkırtmaktan hiçbir zaman geri kalmamıştır. Netice olarak Türk kimliği Avrupa’nın kendi kimliğini tanımlayabilmesi ve bir birlik ve bütünlüğe zemin hazırlayabilmesi için tehdit olarak algıladığı ve olumsuz terimlerle resmettiği bir “öteki”dir.

Görülüyor ki, Türkler Avrupa kimliğinin teşekkülünde onların bir tehdit olarak algılanmıştır. İşte burada, Pierre Loti gibi Türkleri çok iyi tanıyan, Pierre Loti’den daha önce bir Lamartine, Pierre Loti’yle beraber ve sonra bir Claude Farrére, bu karanlığı delen müstesna şahsiyetler olarak her zaman sevgi ve saygıyla yâd edilmeye lâyıktır.

Pierre Loti, “La Mort de notre chére France en Orient, 1920” (Aziz Fransamızın Şark’ta Ölümü) adlı eserinde Türklerin hayat üslubunu inceler ve Batı dünyası ile ilişkilerini ele alır. 1. Dünya Savaşı’nın sonunda Türklerin haklarını savunur. Uğradıkları iftira kampanyasında Türkleri yalnız bırakmaz. Türk milleti Osmanlı hakimiyet asırlarında altın ticaretini Musevilere, gümüş ticaretini Ermenilere terk etmiştir. Ermeniler pek çok imtiyazın da zamanla sahibi olmuş ve Dışişleri Bakanlığı’nda önemli bir kadrolaşmaya kavuşmuştur.

Ermeniler, Türk musikisinde makam icad edecek kadar huzurlu idiler. Bu huzurun en güzel ifadesini musikide bulmuştur. Ciddi bir kaynaşma olmasa; bestekâr çıkarmak mümkün olur mu? Türk musikisine kendisini vermiş müstesna şahsiyetlerin, musikişinasların Ermenilerden çıkması, onların yaşadıkları saadetli şartların sonucudur. Eğer mutlu olmasaydılar Türk musikisine bir makam ilave edecek kadar bu musikiyi benimsemeleri düşünülebilir miydi? Ne yazık ki dış işlerini Rumlarla bölüşen, ekonomiyi Ermenilerle ortak götüren Osmanlı Türk’ü Rusların işgal edip çekildikleri yerlerde Ermeniler tarafından gerçekleştirilen toplu katliamlarla karşılaştı. Bu gün hala ABD’de “Ermenileri Türkler katletti” yolunda bir siyasi faaliyetin sahnelendiğini görüyoruz. Tebriz’de bir gecede 100 bin civarında insan öldürülmüştür. Van’da on binlerce insan katledilmiştir. Adana’da benzer olaylar yaşanmıştır. Simdi bütün bu gerçekler ortadayken, bu şehirler alındıktan sonra bu işin suçlularının Türkiye’den sürgün edilmesini kınamak, hangi akılla, hangi vicdanla bağdaşır?

Loti’nin hâysiyetli kalemi; kendisinin bir romancı, bir gönül adamı, bir seyyah halet-i ruhiyesiyle bütün dünyayı dolaşırken geldiği Selânik’te, bir pencere perdesinden gördüğü bir çift güzel gözün tesiriyle yaşamış olduğu aşkın, O’nu sürüklediği İstanbul’da, Loti’yi ayrı bir dünyaya götürdü. Mistik yapısı, ruh sükunetini arayan şahsiyeti; sessiz, tevazu dolu ama çok meziyetli bir içtimai yapının hayranı kıldı. Başına fes giyiyor, İstanbul’da kiraladığı evden çıkıyor, yanındaki uşağıyla İstanbul beyefendisi gibi İstanbul’u geziyordu. Nargile içiyordu. Türk mutfağından besleniyordu.

 Loti yemeğiyle, musikisiyle, kapalı çarşısıyla, nargilesiyle, bütünüyle bir medeniyetin aşıkı haline geldi ve kalemi o güne kadar hep insan olarak duyduğu, hissettiği güzellikleri, aşkları yazan Loti Trablusgarp Harbi ile adeta bu güzelliğin kırıldığını, çiğnendiğini gördü. İtalyanların Trablusgarp’ta en ileri silahlarla masum insanları katletmesinden elem duydu. Oraya koşan genç Türk kurmay subaylarının halkı organize ederek milis kuvvetlerle İtalyan işgalini durdurmasına destek verdi. Loti’nin acıları burada bitmedi. Balkan Savaşı başladı ve Balkan Savaşı’nı Selânik’te yaşayan Fransızlardan dinledi, kendisi gördü. Efendi bir milletin savaş kurallarının dışında nasıl yok edilmek istendiğini yaşadı. Bulgarların bir adaya doldurup bir buğday tanesi ve bir bardak su vermeden binlerce Türk askerini ve Türk subayını nasıl açlığa mahkum ederek öldürdüğünü yüreği kavrularak takib etti.

Bu arada Loti bence uluslararası politika açısından müstesna bir uzak görüşlülük sergiledi. Panslavist bir ideoloji ile ayaklandırılmış Slavların, bağımsızlıklarının ötesinde; Rusların emirlerine hizmet edeceğini, Balkanları ve Akdeniz havzasını ele geçiren Rusların; bütünüyle Avrupa’ya hakim olmak isteyeceğini Fransız kamuoyuna duyurdu. Nitekim Marksist ideolojiyi Panslavist ideolojinin emrinde kullanan Rusya, hepimizin bir bölümünü yaşadığı yıllarda peykleriyle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adı altında Slav ırkını, Rus İmparatorluğunu kurma yolunda kullanarak büyük mesafe almıştır. Loti bu ikazı yapıyor ve “Bizim gerçek dostumuz Türklerdir.”diyordu. Herkesin sustuğu ve korktuğu bir dönemde Ermenilerin Türkiye’de nasıl bir "soykırımına" girdiğini bir risaleyle Avrupaya bildiriyordu. Ama Türk düşmanı bütün unsurlar Paris’te ayağa kalkıyorlardı. Loti’nin yazılarını kapışan “Le Figaro” Gazetesi bile “Artık senin yazılarına yer veremem” diyor.

Çok gariptir, çok acıdır; de fidusiel isimli Judi Gotitle birlikte yazdığı tiyatro eserini Paris’in hiç bir sahnesinde oynayamıyordu. Amerikalıları davet ediyorlar ama Türk düşmanı lobi Amerika’ya ondan önce gitmiştir ve “Pierre Loti Müslüman oldu, Müslüman olduğu için Türkleri savunuyor, onun oyununa gitmeyin.” afişleri her yere asılıyor. “Barbar Türkleri mi alkışlayacaksınız?” sloganlarıyla Loti fevkalade yaralanarak Amerika’dan dönüyor ve Türkiye’nin Tanzimat’tan bu yana sürdürdüğü Batılılaşma gayretlerini ve Kırım Savaşını, Kırım Savaşı’ndan sonra toplanan Paris Kongresi’ni, burada alınan kararları ve Türkiye’nin yaptığı bütün iyi güzel işleri bir bir sıralıyordu. Ama ne çare biz şu anda sonsuz bir minnet ve muhabbetle Loti’yı yâd ederken Batı ne yapıyor?

Geçtiğimiz günlerde International Herald Trubine Gazetesi’nde, eski Alman Başbakanı Helmut Shimid’le birlikte yazı yazan, Valéry Giscar d’Estaing eski Fransız Başbakanı çok acı bir biçimde “Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde ne işi var?” diyordu. Halbuki Türkiye, 1959 yılında Roma Anlaşması kabul edildiği zaman Avrupa Birliği’ne müracaat etmiştir. 1963’te İsmet İnönü Başbakan iken, O’nun imzasıyla ilk katma protokolü kabul etmiş bir ülkedir. Zaman geçiyor. İlişkiler gelişiyor ve Türkiye Avrupa Birliği’nde devamlı bir biçimde ikinci kategoriye sokulmak isteniyor. En son Helsinki’de Yunan engelini aşmak için Türkiye çok büyük bir direniş ve anlayış gösterdi. Yunanistan “Avrupa üzerinde Antik Çağdaki Yunan Medeniyetini temsil ediyorum” dedi. Ama bütün sosyologlar, araştırmacılar, tarihçiler bu günkü Yunanlıların Sokrat’ın, Eflatun’un Yunanıyla hiçbir alakası olmadığını tespit etmiş durumdadır.

Yunanistan kurulduğu günden bu güne sınırlarını %385 Türkiye aleyhine genişletmiştir. Şimdi iki gayesi var. Türkiye’yi Ege Denizi’nde Kıta Sahanlığı siyasetiyle kilitlemek ve Kıbrıs’ı ENOSIS’le Yunanistan’a dahil etmek. Tabii ki Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne girmesi Yunanistan’ı bu emele büyük ölçüde yaklaştıracaktır. Helsinki Sözleşmesinin hemen arkasında acı bir gerçeği görüyoruz. Türk mevzuatının tercüme işini Avrupa Birliği ne yazık ki Güney Kıbrıs’a vermiştir. Türkiye’nin elindeki en büyük koz NATO’dan ayrılmış olan Yunanistan’ın NATO’ya dönebilmesi için veto hakkını kullanmaktı. 1980’den sonraki yönetimde Türkiye bu hakkını cömertçe Yunanlıların lehine kullandı. Askeri yönetim çok kolay bir biçimde Yunanlılara bu bağışta bulundu. Ne yazık ki bizim bu büyük bağışımıza rağmen Yunanistan her konuda bize karşı çıkmaya devam ediyor.

 İkinci Cihan Savaşı’nın yoksulluk şartlarını yaşayan Yunanistan’a Türkiye halkı açken, karneyle ekmek bulamazken, o günkü Cumhuriyet Hükümeti gemilerle buğday göndermiştir, ekmek göndermiştir, şeker göndermiştir, giyecek eşyası göndermiştir. Yunanistan iç savaşa girip Yunan komünistleri Yunan çocuklarını dağlara kaçırdıkları zaman aç kalan bu çocuklar ölmesin diye gıda maddesi gönderen yine Türkiye’dir. Ne yazık ki bunları hem biz unuttuk, hem de Yunanlı dostlarımız çok çabuk unuttular. Şimdi Avrupa Birliği son Helsinki Toplantısında Türkiye’nin adaylığını kabul etti. Bu bile Türkiye’de büyük memnuniyet doğurdu. Yunanistan’ın olaya bakışı ise çok enterasandır. Yunanlılar “Bütün tezlerimizi kabul ettirdik” dediler. Toyima Gazetesi, “Yunan tezi hem Avrupa, hem de Türkiye tarafından kabul edildi” şeklinde manşet attı. Hükümete yakın Gazeteler ise olayı Yunan diplomasisinin tarihi zaferi olarak verdi. Türkiye AB’ne üye olma mücadelesine devam ederken,Yunanistan devamlı çelme atmaktadır.

Türkiye; dünya enerji nakil hatlarının merkezinde olması, genç nüfusu, yüksek tüketim kapasitesi, 65 milyonu zorlayan insan varlığı ve sahip olduğu pek çok zenginlik sebebiyle ne Avrupa Birliği, ne de A.B.D. tarafından ihmal edilemeyecek bir güçtür. Bu gücü çok iyi gören Avrupa Birliği; Türkiye’ye kapıyı araladı.

A.B.D. de çok büyük destek verdi. Ancak 21 veya 22 Mart tarihlerinde Ankara’da yapılması öngörülen ortak toplantı yapılamadı. Avrupa Parlamentosundaki eş başkanın meşhur ve malûm mazisi itibariyle çıkardığı olaylar bu işe taş koydu.

Türkiye’ye ödenmesi gereken fonlar üzerinde hiçbirisinin vetosu kalkmadı. Yunan Hükümeti “Seçimlerden önce bu vetoyu kaldırırsam iç politikada zarar görürüm” dedi. Seçimler bitti, hükümet kuruldu, 4. Mali protokolü 6 Eylül’de yenilediler. Ancak Yunan vetosu devam ediyor. Akdeniz İşbirliği Fonu 450 milyon Ecu hala yerinde sayıyor. 750 milyon Euro Avrupa Yatırımlar Bankası’ndan geldi. Orada da Hükümetimiz çok garip bir oyuna maruz kaldı. Şöyle ki; 600 milyon Euro’luk bir anlaşma yapıldı, bu depreme destek fonu dediler. Bir de ne görelim? Gümrük Birliği çerçevesinde esasen Türkiye’ye ödenmesi gereken 700 milyon Euro’dan bu 600 milyon Euro’yu düşmüşler.

Türkiye öylesine ağır bir deprem geçirdi ki bir yılda toplanan verginin %10’unu ödeyen Kocaeli bölgesi ve civarı yerle bir oldu. Ama biz alacağımız, aday ülke olmamızdan doğan ve 1963’ten beri bekleyen paralara mahsuben desteğe layık görüldük. Daha acısı var. Aday ülkeler için adaylık hazırlıkları için Polonya’ya 400 milyon Euro yardım yapılırken Türkiye’ye 170 milyon Euro layık görüldü. Avrupa Parlamentosu bütçesinde Türkiye hala 2. Fasıldadır. 1. Fasılda bulunan fonların hiçbirinden faydalanamıyoruz. Diğer bir önemli gelişme de 13 aday ülkeden 12’sinin temsilcileri 3 hafta önce Brüksel’e davet edildi. Toplantı konusu tam üyelik müzakerelerinin stratejisini görüşmekti.

Bu görüşmeye ne yazık ki davet edilmedik. Bizimle ilgili bir strateji tespit edilmediği için, Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilgili siyasi iradesinin henüz kemale ermediği ortaya çıktı. Ekonomist Dergisinin 8 Nisan tarihli sayısında genişleme ve muhtemel tarihler araştırması yayınlandı. Dergi şöyle bildiriyor. Ön safta bulunan Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’ın 2005-2006 yılından önce üyeliği beklenilmemektedir. Peki o zaman Türkiye nerededir? Biz Yunanistan’la diyaloğun geliştirilmesini Yunanistan’la dostluğu bütün gücümüzle destekliyoruz.Ancak Yunandan gelecek hainliklere karşı hazırlıklı olmanın şart olduğunu unutmuyoruz.

Eski Simitis Hükümetinin terörle iç içe bulunan ve Türk aleyhtarlığı ile kötü şöhret yapmış bakanları, her üçü, başta Dışişleri Eski Bakanı Pangalos olmak üzere Simitis hükümetinde yer aldılar. Pangalos ilk Bakanlar Kurulu’ndan çıkışında “Türkiye, Avrupa Birliği tam üyeliğine hazır değildir” dedi. NATO zirvesinde de Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren hassas gelişmeler var. Avrupa’nın NATO şemsiyesi altında “savunma kimliği ve güvenlik kimliği” adı altında 48 yıldır Türkiye büyük ağırlığını taşıyor. A.B.D’den sonra NATO içinde en büyük silahlı gücü bayrak altında tutan biziz. Şimdi bu 48 yıllık mevcudiyetimize rağmen bizi dışlayan gayretlerle karşı karşıyayız. Soğuk Savaş döneminde hiçbir katkısı olmayan 4 ülke Türkiye’den daha ileri bir çizgiye çekiliyor. Halbuki Türkiye NATO’da OECD’de Avrupa Birliği’nde hep güvenilir ortak ve güvenilir üye oldu. Şimdi bizim aynı anlayışı gördüğümüzü söyleyebilmek fevkalade zor. Temennimiz Avrupalı devlet adamlarının peşin hükümlerle bakmak yerine, fırsat buldukça Pierre Loti’yi Lamartine’i, Claude Farrére’i iyi okumalarıdır.

Bütün bu gelişmeler, Türk aydınlarının öncelikle kendi medeniyet ve kendi kültür değerlerini çok iyi tanımak ve tarihlerini mükemmel bilmek zorunda olduğunu gösteriyor. Uluslararası temaslarda bu eksiklikten kurtulmadan verimli sonuçlara ulaşmak mümkün değildir. Batılılar ne yazık ki ilim zihniyetini benimsemiş olmalarına rağmen hala Ortaçağ zihniyeti ve taassubu ile yazılmış eserlerin tesiri altındadırlar. İşte burada Kültür Bakanlığını özlenen güce kavuşturmak birinci iş olmalıdır. Kültür anlaşmaları ve yetenekli, dil bilen personel alma imkânını veren, uygulamalarla her ülkedeki Türk düşmanlığını o ülkenin topraklarından çıkaracak ciddi bir gayrete girmek zorundayız.

Avrupa’nın ortaokul, lise kitaplarında hala Türk düşmanlığını teşvik eden pek çok görüşe yer verilmektedir. Bunları sökmenin yolu kültürdür, kendimizi tanımak ve tanıtmaktır. Hiç şüphesiz ki biz, Avrupa Birliği’nin standartlarını benimserken bunları önce kendi insanımız için istiyoruz, kendimiz için istiyoruz. Burada korumak istediğimiz güzellikler, bütün insanlığın ortak malıdır. Ama insanlığın kendi kültür kimliğini, kendi kültür güzelliğini hep bir araya taşırken; Avrupa Birliği’nin bir federasyon, bir devletler birliği değil, bir halklar birliği olduğundan hareketle herkesin kültür kimliğine saygı ve sevgi gösterilmesi gerekmektedir.

Kültür Bakanlığımızın, Pierre Loti’yi Türkiye’nin gündemine getirirken gösterdiği takdire şayan iradeyi kutluyorum. Bizi seven, bizim medeniyetimizi insani değerlerimizi tanıyan-tanıtan bütün edip, romancı, tarihçi, sosyolog, tabip, siyasetçi ve devlet adamlarının dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar Türk Dostlarının eserlerini, şahsiyetlerini hizmetlerini anlatacak bir “Türk Dostları Müzesi” kurmaya davet ediyorum. Bu müzede elbette en güzel köşe Pierre Loti’nin olacaktır.

Değerli arkadaşlarım diğer önemli bir konu da Bakanlığımıza sağlanacak imkanlarla Hammer’den Eva de Vitray’a Anne Marie Shimmel’e kadar büyük gayretleriyle bizim kültürümüze mukaddes değerlerimize hizmet etmiş şahsiyetlerin muhteşem eserlerini tercüme faaliyetleri ile tanımak ve tanıtmaktır. Eserleri tercüme edilmiş, dış kültür alemine tanıtılmış olan Türk kültür adamlarının yeni eserlerini yabancı dillere tercüme ederek yayınlanmalarını sağlamak tabii ki büyük maddi kaynak isteyen bir iştir. Bu işte gönüllü kuruluşların, devletin ve bu işe gönüllü olarak hizmet vermeye hazır insanların bir araya getirilmesi büyük ve verimli hizmetler sağlayacaktır. Bütün gücümüzü, bütün kaynaklarımızı harekete geçirmek, dostlarımızın ellerini bize cömertçe uzatacağı güçlü seviyeye gelmek tek çaredir.

Sözlerimi büyük Türk dostu, güzel insan Pierre Loti’ye ve bizim kültürümüze hizmet etmiş, bizim insani değerlerimizi dünyada savunmuş, vefat etmiş bütün Türk dostlarına Tanrının sonsuz merhamet ve şefkatini dileyerek bitiriyorum.





 
Bu site Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Sistemleri Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanmıştır.
Bu sayfa 1938 kez gösterilmiştir.